Öte yandan...

27 Kasım 2015 Cuma

“Abla”, ruh hali sağanaktan parçalı buluta geçer geçmez, geçen üç ayın becerebildiğince dürüst bir dökümünü yapar.



Torununun doğumu için kışı, kızı ve damadıyla geçiren “abla” Mayıs ortası Kuzey Ege’ye dönüp evini, birkaç gün sonra bebekle gelen minik aile için düzenler. Akşamları sobanın yandığı, oğlancığın sağanakla tanıştığı yazın serin ilk günleri ılık Haziran’a, o da yerini, -2012’yi dengelenme yılı sayıp Yeni Çağ takvimini 2013’ten başlatan ezoteriklerin yılbaşı- esintili Temmuz’a bırakır. Önceki iki yılbaşı gibi bu üçüncü yılbaşı da, halâ bazı parçaları yanlış yerlerde yapboz gibi hissettiğinden, kendisini, henüz güvenle hayata bırakamayan “abla”ya, -arınma amaçlı olduğundan emin olduğu- kişisel sağanaklar getirir.

“Hepimiz Allah’a inanıyoruz” der yeri geldikçe, “ama Allah’a güvenmiyoruz. Yarattığı her şeyin iyi, doğru ve güzel olduğunu biliyoruz da hayatlarımızı kontrolden bir türlü vazgeçmiyoruz; şunu şöyle, bunu böyle yaparsak daha iyi olacak sanıyoruz”.

Teoride pekiyi görünse de, “abla”, pratikte orta bile değil; zamanında beğendiği, her biri tartışılır ifadeleri üst üste yığıp büründüğü, sonunda da aslında, “kendi” sandığı ego’sunca itilip kakıldığını anladığında, peşine düştüğü Tanrısal yanını taşıyan Yüksek Benliği, saflık, duruluk gerektirir. Böylece “abla”, bebeği büyütürken ana-kız kendilerinin de büyüyeceği bilinciyle, olmazsa olmaz sürtüşmeleri ders konusu sayar, inceler, olabildiğince dürüst sonuçlar çıkarmaya gayret eder.

Bebek her şey yolunda büyürken, her adımını sorgulayan genç kadın, “iyi bir anne olabilecek miyim?” paniğiyle boncuk boncuk gözyaşı döker: “Abla”nın, sorumluluk bilinci eğitimi sürecinde kızına, arkadaşlarıyla ilişkisinden odasını toplamasına kadar tekrarlayıp durduğu, “seçimini düşünerek yap, yoksa sonuçlarına katlanırsın” sözü, görünüşe göre tehdit olarak algılanmakla kalmayıp bilinçaltında yerini sağlamca almıştır.

“Abla”nın çeyrek yüzyıl geriden yankılanan annelik hatalarından bir başkası da, kendini, bu gecikmiş (liseyi yatılı okumak üzere başka bir kente gittiğinden, ana-kız arasında zamanında yaşanamamış) ergenlik krizi ortamında ifadede gecikmez: Tartışmalardan birinde “sen anne,” der kızı, “telefonda hep, bana kendimi yetersiz hissettiriyorsun derdin”; yetersizlik “abla”nın her daim ders konularının en başındadır, acıyla hatırlar ve itiraf eder: “Hatta sana, yine (“yine”) ne istiyorsun, derdim değil mi?”.
 
Ömrü boyunca, yetersiz olduğu düşüncesini içinden atamamış “abla”, söyledikleri canını yakacağından küçük kızın konuşmasına izin vermez. Dahası bu, kendini sorumlu hissettiği herkes için böyledir, bir olumsuzluk ihtimali varsa -ki yetersizlik duygusuyla boğuşan bilir, mutlaka vardır-, ne yapar eder konuyu değiştirir, karşısındakini susturur. Zamansız ölümüne dek her daim onayını almaya çalıştığı, her yönüyle mükemmel bir kadın, annesinden aldığı yetersizlik mirasını, tüm tazeliğiyle kızına devreden “abla”nın, toy annenin döktüğü onca yaşın nedeninin, kendi yetersizliğini kabul edip affedememesi olduğunu anlaması zaman alır.

Sonunda beklenen olur: Kanlı dolunayların, Ağustos’un sonuna rastlayan ikincisi suları, tam olarak 27 Ağustos 2015 akşamında, görünürde belli bir neden olmaksızın patlayan –görünmezdeki neden, ezoterik açıklamaya göre, bebeği büyütürken ana-kızın, altı ay boyunca birbirlerinin enerji alanına tehlikeli biçimde girip yayılmalarından kaynaklanan- tahrip gücü yüksek çatışma sonunda, kızının, ulaştığı yeni bilinç düzeyinde “seninle oldukça, senin kızın oldukça ben büyüyemeyeceğim, çocuğumun sorumluluğunu tek başıma taşımalıyım” diyerek dile getirdiği, “abla”nın da yerden göğe haklı bulduğu yeni durum, bebek palazlansın düşüncesiyle üç ay boyunca yazlıktaki ailesine hasret babanın gelmesi, 30 Ağustos sabahı yola çıkmalarıyla, geride katlanılması zor bir boşluk bırakır. 

Torununun uyuduğu araba koltuğunun bulunduğu tarafa bakamayan “abla” kimseyle vedalaşamaz, arkalarından dökeceği bir bardak suyu saksılığa bırakıp kendini poyrazın coşturduğu iri dalgalı denize atar; döner dönmez de son 10 yılını bir başına geçirdiği ev burası değilmiş gibi ne yapacağını bilmez bir halde koşuşturarak, bebekten kalan boşlukla kendisine büyük acı ilham eden her bir köşeyi, eşyaları itip çekerek doldurmaya çalışır. Konu komşunun sessizce uğrayıp, ağlamaktan ölüp ölmediğini kontrol ettikleri “abla” evin kokusunu bile değiştirmek için deliler gibi çamaşır yıkar, temizlik yapar. 

Dünürüne durumu telefonda gözyaşları arasında, “evin canı gitti” diyerek betimlerken, bir hafta sonra gelen kız kardeşlerine denizde, tuhaf saptamalar eşliğinde anlatır: Ağlarken ayaklarının bir zemine basmıyor olması garip duygudur, bir de tuzlu suda gözyaşı silme refleksi anlamsız kaçar.

Ardından, ısmarladığı 12 kilo kâğıt kargoyla ulaşır ulaşmaz, Mayıs ayından beri ertelenen 300 kutuluk siparişe gömülen “abla” bir yandan ağlamaya devam eder. Ansızın terk edilişin, duygusal bedeninin ihanet olarak algıladığı, karın göğüs bölgesi merkezli keskin acıyı tarif ederken “abla” komşularına, “şimdi çok iyi anlıyorum,” der, “yaz boyu evlerde, bahçelerde beslenen kedilerin köpeklerin, yaz sonu geride bırakıldıklarında yaşadığı hüznü…”

Aman bir eksik kalmasın kaygısıyla kışla disiplininde 06:30-21:30 koşuşturup elinden gelenin en iyisini yaptığını sanırken, nasılsa birkaç yıl bir aradayız diye düşünen “abla” sonradan “keşke” diye hayıflanır, “işi gücü boş verip doya doya bebeği seveydim”. Yüreğini dağlayan sırtından bıçaklanmışlık duygusunun yanı başında, en az onun kadar acıklı diğer bir duygu, oyundan çıkarılıp devre dışı bırakılmışlık. Daha dürüst bir anlatımla, hiiiiç kendine yakıştıramasa da kıskançlık!

Görünürde, pek öğündüğü torununun özlemiyle gözyaşı döken “abla” görünmezde, -tek başına büyütürken doğru dürüst annelik edemediğini düşündüğünden, borcunu, torununa bakarak ödemeyi dilediği- kızının, emir eri oluşuna, bu aşırı teslim halinde de ağır yaralara yol açan tatbikatlarda hırpalanışına, en çok, en çok da buna “kendisinin izin verişi”ne içerler. 

Sabır, sessizlik “abla”nın vasıfları arasında değildir; susmak kendisi için çok zordur ama elbette, hamileliğin ilk üç ayında hormonlarının alt üst ettiği metabolizmasının, doğum sonrası dengelenmeye çalışmasıyla yeniden alt üst olan genç annenin, sükûnetle karşılanıp üstüne gidilmemesi gerekir.

Bir yanıyla da aslında, sorumluluğunun sınırlarının nerede bittiğini hiç kestirememiş “abla” altından kalkıp kalkamayacağını bilemediği bir duruma, yaşamının 3-5 yılını askıya almak dâhil, kendini uydurmaya çalışmıştır; pek de hevesli olmadığı halde sadece, böyle yapması, öyle olması gerektiğini sandığından kendini zorlar; haddini bilmez, iki numara ufak ayakkabıyla dağcılığa sıvanır.

“Abla” yalnızlığında, olup bitenin kendisini niçin bu kadar acıttığını bulmaya çalışırken en çok, kendisini ikiye bölen, beklentisini karşılayamayan kendisine toslar; zamanın en önemli ezoterik tebliği, kendini sevip şefkat göstermek iken, ve aynı davranış içindeki herkesi hoş görürken “abla”nın, acemi “senbilirsinanneanne”ye en ufak sempatisi yoktur.
Tüm ömrünce bundan daha çok köşeye sıkışmışlık yaşamamış, ego’su Sebastian’ın diline yığdığı kötü sözler yerine derin bir soluk alıp iyilikler dilediği bir zaman hiç olmamış “abla” kendini bunca sıkı takipten çok yorgun. Yarın ne kelime, on dakika sonrası için bile hâli yokken, kendi tarikatının biricik şeyhi ve yegâne müridi “abla”nın önünde, hatalarının sorumluluğunu kabullenip öğrenme ve hatalarıyla birlikte kendini sevip şefkat gösterme konularında yığınla ders var.

Becerikli annesinin kopulması çok zor yörüngesinden, zor bela kendininkine geçen kızı İstanbul’a varır varmaz, başlangıçta, epey zorlanır ama “abla” yanlışların tekrarlanması riskini göze almaz; karşılıklı gözyaşının döküldüğü telefon konuşmalarına karşın sağlamca bastığı pozisyonunu terk etmeksizin uzaktan, ana oğulun tek başlarına ilk zamanlarını kolaylaştırmaya çalışır.

Gidişlerinden on gün sonra Eylül ortası, düğün için İstanbul’a giderken “abla” yol boyu, ağlamaksızın gidip dönmeyi diler, dualar eder. O arada görüşülüp anlaşılan, “abla”nın da tanıştığı, bebeğin bakımını sevgiyle şefkatle –Allah vergisi- büyük doğallıkla yapan genç kız, anneye yardımcı olmaya başladığından, her şey daha dengelenmiş görünür. Görünmezdeyse “abla”, kendi yokluğunda da her şeyin pekâlâ yolunda gittiğini görmekten bir yanıyla memnunken, eksikliğinin hiç hissedilmemesinin yarattığı hüzün alttan alta içini yakar.

Evine döner, Kasım’ın ikinci yarısı pastırma yazı; Karatepe tırmanışlarından birinde, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Jandarmanın yaptığı, şimdilerde içinde çamlar katırtırnakları bittiğinden kaybolmaya yüz tutmuş taş bayrağın yıldızında soluklandıkları ara, arkadaşına “abla”, “çok zaman aldı ama sonunda anladım” der, anladığından beri de utandığından dillendiremediklerini –hatalar, kıskançlık, kibir, sahiplenme…- yazabilip bir de yayına koymadan huzur bulamayacağını itiraf eder: Aşeren komşusunun canının çektiği meyve karşılığında bebeği isteyen cadı masalındaki gibi “ben,” der, “bu çocuğu benim sandım, ayrılığın bu kadar acı vermesi bundan…”

Öte yandan birlikte oldukları zaman boyunca tüm yorgunluğuna karşın kendisini tam, bütünlenmiş hissederken, yokluğunda ağır sakatlıkla yerle bir olan “abla”ya göre, muhteşem enerjiyle gelen torunu, emsâli, akranı Yeni İnsan’lar gibi, yol açtığı itiraflar, kendiyle yüzleşmeler hesaba katıldığında bir ihtimal, daha çok büyük resmin ya da -Dünyanın tekâmülünü sürdürmekte sakinleriyle daha yüksek, beşinci, altıncı boyutlara yol almakta olduğu son zamanda- büyük planın parçası, dahası jeneratörüdür. Öyle ki, önce kendine karşı, dürüst olunup arınmadan yol alınamayan bu yolda, bir yandan tüm bedeni –her hücresi tek tek üst boyutlara uyumlanırken-, geniş, koskoca bir yaraymış gibi sızlayan “abla”, gürül gürül de ağlayarak -ne olsa eski modeldir- çok zorlu bir tür arınma yaşadığının bilincindedir. 

İçindeki acıdan yılgın, dışındaki sızıdan bezgin, aylardır ağlamaktan yorgun, çok ama çok üzgün, kendini tez elden sağaltma peşindeyken “abla”, Geçmişin Etkisini Temizleme Şifası aldığı seanslardan birinde, kafatasına enerji aktardığı sıra, takdir noktalarının aşırı çalışmasına dikkatini çeken, eğitmen şifacı arkadaşıyla konuşurken, gözyaşları arasında, “bu dönemi atlatabilirsem” der içtenlikle, “bu sanırım, benim yeniden doğuşum olacak”.

Etiketler: , , , ,

21 Ağustos 2008 Perşembe

Annesinin ölümü sonrası, “abla”nın aklında, şu düşünce yavaaaşça netleşir: Artık kendimi beğendirmek zorunda olduğum biri yok!

3 Haziran 1990, çok sıcak bir İstanbul gününde “abla” ile küçük kız kardeşi Şener Şen-Müjde Ar’lı Arabesk filmini izleyip eve dönerler; havadan daha ağır bir şey vardır üzerinde ama “abla” kedi odası küçük tuvaleti düzenleme kararlılığıyla o yana neredeyse sürünür… Böyle bir yıkıcı sıcak sanki hiç yaşamamıştır, bir daha da yaşamayacaktır! Birkaç şeyin yerini değiştirir, çok az bir şey yapmıştır ki telefon çalar, açar; öbür uçta Ankara’daki eniştesi, …annenizi kaybettik!.. gibisinden bir şeyler söylemekte! “Abla”nın aklı, ortanca kız kardeşinin ameliyatında, refakatçisi olma niyetiyle Ankara’ya giden annesiyle ilgili bu taze-yeni bilgiyi derhal reddeder, hiç değerlendirmeye almaz. Enişte ısrar eder, bu kez kardeşini ister telefona “abla” ve onun da aynı şeyi tekrarlaması üzerine direnmeyi bırakır, eyleme geçer; ağlamaz, bilir ki ağlayacak çoook zaman vardır, küçük kardeşe olanı söyler, yola çıkmadan önce küçük kızın babası, boşanmış oldukları eski kocasını, çocuğu emanet etmek üzere arar, kim bilir hangi takımlar arası, kim bilir ne’sine, kim bilir nereye maç yapmaya gittiğinden, bulamaz. Bir arkadaşını arar, kızın başına diker, iki kardeş cenazeyle dönmek üzere yola çıkarlar.

Alelacele bilet alınan, hangi firmaya ait olduğunu şimdi hiç hatırlamadığı gece otobüsünde, aşağıda yeterince içmemişler gibi mola sonrası şakır şukur yaktıkları çakmaklarıyla kalınlaştırdıkları sigara dumanı altında soluk almakta zorlanarak yol almaktayken, bir de, ne olduğu anlaşılamayan kötünün kötüsü bir müzik! “Abla”, muavini çağırır biz bugün annemizi kaybettik der ve rica eder, müziği kapatır mısınız lütfen? Ortanca kız kardeşleri, ikisini, sabaha karşı kıyıcı bozkır ayazı bir saatte, evinin yakınındaki otogar AŞTİ girişinde karşılar. Büyük olasılıkla yarısı sinirsel, titreme, daha çok takırdama içindeki “abla” 18 yıl önceki 4 Haziran, Ankara sabahındaki gibi bir ayaz bir daha hiç görmez, konuşmasını engelleyecek kadar hiç üşümez! Cenaze ile İstanbul’a dönülür, bitip tükenmez yol bir daha hiç bu kadar uzun gelmez!

Üç kız kardeş evin diğer odalarında yatacak yer varken bir odada yere de yatak serip geceyi bir arada geçirirler; ortancanın bir sağlık kalp sorunu yaşamakta olduğuna dair belirtilerin olduğu uzuuun tedirgin bir gece! Ertesi sabah Fulya’daki Kalp Vakfı’na giderler ve durumu anlatırlar, bazı testlerden geçirilirler; belirtiler normal ve doğaldır. Annelerinin ölümüne yakından tanıklık eden kız kardeş, gördüklerini bedeniyle yansıtıp yaşamakta! Doktorun psikosomatik olduğunu söylediği zâhirî bir kalp krizi geçirmekte kardeşlerini alıp, görece rahatlayarak ayrılırlar.

Ayakucundaki ufak alanı da alın, yeşillendirirsiniz diyen Mezarlıklar Müdürlüğü önerisine uyan kardeşlerin, mezarın boyutlarını gördükten sonra gören de Keriman Hanım’ın değil Kerim Abdülcabbar’ın mezarı sanacak! diyen “abla”larını böyle bir zamanda bile… diyerek kınadıkları definden sonra sıra, annelerinin çalıştığı Balıkesir’de kaldığı lojmanın boşaltılmasına gelir. Sonradan gezi yoldaşları olan teyze ve eniştenin paha biçilmez desteğiyle evi toparlamaya giderlerken “abla” yolda, bir konuşma sırasında her şeyin çok beyaz olduğundan yakınır; olan bitenin olanca netliğiyle ortada olduğu, görmezden gelinemeyeceği keskin acısının gizlenemeyeceği,
doğduğumuz andan başlayarak yaptığımız tek şeyin, ölmekte olduğumuz gerçeğinin apaçık göründüğü mat, katı bir beyazlık!

Öte yandan
, annesinin ölümü sonrası, “abla”nın aklında, hangi aralık hatırlamaz, şu düşünce yavaaaşça netleşir: Artık kendimi beğendirmek zorunda olduğum biri yok! Omuzlarındaki bir yükten kurtulmuş gibidir, bir hafifleme bir rahatlık… Hemen dile getirmeyip, mantıklı bir zaman sonrası ortaya koyduğu bu düşüncesi, duygusu, doğallıkla kardeşleri tarafından hoş görülmez…


Altında çoğu zaman ezildiği sorumluluk, yetersizlik, değersizlik duyguları, mükemmel olmak zorunda olduğu zannı gibi çözmek zorunda olduğu pek çok problem bırakarak giden, kendisini sevmediğini düşündüğü annesine, sonraki yıllarda duyduğu kızgınlık, “abla”ya kalırsa boşuna değil! Seçimler yaparak yürüttüğü yaşamının sorumluluğunu alıp, geçmişle ilgili değerlendirmelerini nasıl yapacağı, nereye bakacağını Basiret Hanım’ın yönlendirmesiyle bulmaya çalışırken, yapısında, kendisini rahatsız ettiği için olumsuzluk olarak isimlendirdiği yanlarını olumluya dönüştürme gayretinin, bu sürecin bir armağan olduğu anlamakta gecikmez “abla”; onu bulunduğu yere getirip, önüne, kendisini geliştirecek problemler bırakarak giden anneciğini, taa yüreğinden sevgiyle saygıyla anabilmesi için neredeyse 20 yıllık bir zaman gerekmiştir!

Etiketler: , , , , ,

Dünya planetindeki 50. yılında ayrıntılı bir döküm yapma ihtiyacı duyan “abla” neyin peşinde olduğunu düşündüğünde iki noktaya varır: Bilgi ve sevgi!

Hatırlayabildiği en eski zamanından bu yana, 9 aylıkken yürümeye başlamadan konuşup, kötürüm kaynana örneği oturtulduğu oturaklı hasır iskemlede ona buna lâf yetiştirdiğine, konuşmak için de iyi kötü bilgi biriktirmiş olması gerektiğine göre, "abla", en çok bilmeye çalışır. O günlerden kalan, hatırlandıkça gülünen, yaklaşmakta olan dondurmacıyı haber veren dondurma bağırıyor gibi!.. cümlesi bir klâsiktir! Poşet öncesi zamanlarda, çarşıdan eve gelen nevalenin içinde bulunduğu kesekâğıdı dahil eline geçen her şeyi okuma merakı annesince ustaca yönlendirilir, klâsikler başta olmak üzere okur da okur. Misafirliğe gidilen evin kitaplığından o ziyaret süresinde okuyabileceği, yarım kalıp da aklının takılmayacağı fıkra ya da hikâye kitabı bulup yumulur.

Arkadaşlarının taktığı ve yıllıkta zarif bir biçimde belirttikleri kompüter adını hak eder göründüğü lise çağlarında, nesnelere, kalıpların/belirlenenin dışında bir gözle bakmasını sağlayan halâ pekçok kişinin özenle uzak durduğu E. Von Daniken’i keşfeder; önünde bir olasılık penceresi durmaktadır!

Peşine düştüğü bilgi elbette “abla”nın dışıyla ilgili bilgidir, içerideki kendilik bilgisi ardına düşmesi için önce, öğrenme/bilme merakının doyması, sürekli yenilenen bilginin ardısıra koşmanın anlamını sorgulamaya başlaması, Sebastian’in yörüngesinden Basiret Hanım’ın varlığını sezip onunkine kayması gerekir. Çok uzun yıllar alan ve evet, bilgi ama... dedirten şeyin ne olduğunu henüz tam olarak çözememiş olsa da “abla” Basiret Hanım varlığından artık emindir.

Bilgiye olan açlığının ardında belli belirsiz sonsuzluk arayışının gölgesini algılaması, sevgi peşindeki yolculuğu sırasında ortaya çıkar. “Abla” her daim gaayet dünyevi görünse de, sonsuz aşkın peşindedir: Kendisini çok sevip ölene dek sevecekmiş gibi görünen ilk eşiyle evlenirken, elinde, kendince çok güçlü bir bilgi vardır. Burçların özelliklerini anlatan kitaplıktaki en hırpalanmış kitap der ki, Akrep Burcu erkeği sevdiğini, ölümsüz bir aşkla sonsuza dek sever! Muhteşem! Yeşil gözlü koca adayı Akrep Burcu üyesidir; kayınvalidesinin, oğlunun doğum tarihiyle ilgili, evlenmelerinden epey bir zaman sonraki sohbet sırasında yaptığı, 10. ayın 10. günü açıklamasına kadar! Nüfus cüzdanı bilgisini esas alan “abla” evliliklerinin 6. yılında, başka birini seven, Akrep görünümlü Terazi kocasınca terk edilir.

Bu bozgun “abla”nın aklını başına getirmez! Bildiği biçimdeki tek sevgi arayışını, evet bu kez doğru kişi, sonsuz sevgi bu, ötekiler değil! coşkulu başlangıçlarını, Sebastian kaynaklı kişilik pürüzlerinin neden olduğu çekişmelerle aşındırıp, yeni bir doğru kişiyle karşılaşana dek sürdürür... aynı reçeteyi tekrarlamakta olduğunu fark edip kendi deyimiyle oyundan çekilene dek! Amansız sonsuz sevgi arayışının tekrar tekrar dönülen ilk durağının aslında kendini sevip/sevmemekten ibaret olduğunu o ara farkeder: Ve kendini sevmedikçe, bir başkasının gelip ne sevilesi, tapılası biri olduğunu söylemesi, içerdeki kendini sevmeme çukurunu, beş dakikada bir Beni seviyor musun? Çok seviyorum’la ona doldurtmaya çalışmanın olanaksızlığını...

Annesi, ne kadar, sık sık tekrarladığı gibi iki kere iki dört mertebesinde mantıklı bir kadınsa, “abla”nın ruh ile ilgili yarı ürkütücü hikâyeleri okuduğu Ruh ve Madde Yayınlarını izleyen babası bir o kadar romantik, duygulu, mistik bir adamdır.

Bu dikkate değer karışımın meraklı çocuğu “abla” 20’li yaşlara kadar ana babasının yükledikleriyle yarattığı Dünya görüşünden 20-30 yaş arası ufak ufak şüphelenmeye başlar. Eski bilgiyle ayak uydurmak pek mümkün görünmediğinden, değişmekte olan gidiş için yeni bir Dünya görüşü üretmeye çalışan “abla”, Basiret Hanım'ın henüz isimsiz desteğiyle 30’lu yaşları başında şu temel bilgiye ulaşır: Her şey bundan ibaret olamaz! 40’lı yaşlar “abla” için sonsuzluk anlamına gelen Herşey bundan ibaret olamaz! dışında ne olabileceği araştırmasıyla geçer ki bu, içinde kaynağının, “abla”nın bizzat kendisinin olduğu bilgi ve sevginin sonsuzluğu fikrini, sizi yeniden deri verip cehennem ateşinde yakacağız diyen Tanrı yerine, gözden geçirip güncellediği, “abla” ile işbirliği içinde sınırsız sevgi, merhamet, hoşgörü ilhâm eden Tanrı düşüncesini barındırır.

Öte yandan Basiret Hanım’ın yönlendirmesiyle kendine yolculuğu sırasında karşılaştığı 5 sayısı, mistik açıdan değişim anlamına geldiğini öğrendiği, değişimin enerjisini barındıran sayıdır. Bu açıdan “abla”nın, 1958 yılının (1+9+5+8=5) 5. ayının 23. gününde 2+3= 5 doğarak taaa başından saf, sağlam bir değişim iddiasıyla Dünyaya geldiği söylenebilir.20-30’lu yaşlarından başlayarak bir tuhaflık sezdiği Dünya düzenini değiştirmeye kendisinden, kendi deyimiyle tam bastığı noktadan başlaması gerektiği bilgisine varır varmaz yola çıkışı boşuna değildir.

Etiketler: , ,

Sinirlilik “abla”ya göre sondan başa giderken SALDIRGANLIK ile ÖFKE arası bir yerde barınır, oradan yayılır, KORKU ile tetiklenir.

Cemreler düşeli, salonda soba başındaki yatağını eski yerine, küçük odaya taşıyan “abla” penceresi dibinde anî bir tıkırtıyla uyanır; kulağına gelen uyarandan bir sonraki, diyafram civarına inmiş beklenmedik yumruk etkisi: KORKU! Çomar havalanıp indikçe döşemede tınk! sesi veren bir şeyle oynamakta, öyle kaptırmış ki, arada halâ ufak bedeni gümmm! diye “abla”nın bölünmüş uykusuyla ne yapacağını düşündüğü odanın duvarına bindirmekte… Saat 6:25! Kedi saati!

Bir sonraki duygu, ÖFKE! Be hayvan, evvelki günkü gibi bir parça ambalaj köpüğü, kuru yaprak… getirsen, sessizce –sessiz?- oynasan, oynamasan sabahı beklesen olmuyor mu? Son duygu/tepki gülünesi durumu ayırt etmeksizin SALDIRGANLIK!

Uykusu iyice seyrelen “abla” bir süre pencerenin kıyısından Çomar’ın 2001 Uzay Macerası’ndaki mağara adamı gibi havaya fırlattığı kemiğin aksine, yine kemik olarak düştüğü neşeli oyunu izler, yüzünü yıkar, bilgisayarı başına geçer; bir arkadaşının yolladığı portalden E. Karaindrou’nun, filmden çok sevdiği Sonsuzluk ve Bir Gün’ün müziği, saate, kırılmış uykuya çok uygun… Yüreğinde korku, öfke, saldırganlık yatışmış da olsa; aklında, …isminizi ne zaman görsem sinirlisinabla diye okuyorum deyip gerçekten sinirli olup olmadığını soran bir yorum.

Sinirlilik “abla”ya göre sondan başa giderken SALDIRGANLIK ile ÖFKE arası bir yerde barınır, oradan yayılır, KORKU ile tetiklenir. Bu süreçte, sade sakin yaşamında gözleyip/izleyip fark ettiği, en az iki duraklama, çok değerli seçim yapma anı vardır: KORKUya kapılmayı reddedersem diye düşünür, ÖFKElenmeme gerek kalmaz, gâfil avlanıp bu seçim anını kaçırır da öfkenin baldan tatlı çekimine kapılırsam, ne yapıp edip orada kalmalıyım der; bilir ki zamanında, bir şeyleri sağa sola fırlatarak sergilediği SALDIRGANLIK hepsinden çooook daha yıkıcı!

Şimdilerde değilse de eskiden sinirli bir kadın olan “abla” neden sinirli/öfkeliydi?

İstediği kadar iyi bir anne değildir; Mükemmel bir kadın olan annesine bakan “abla” yarısı kadar bile olamayacağına karar verir, kızının da “abla”sı olmakla yetinir. Yetersizlik kaygısından gelen bu tavır kızının, anne seni bazen çok seviyorum, bazen de nefret ediyorum! diye ifade ettiği bir karmaşaya neden olur.

Hayâl ettiği kadar iyi bir grafiker değildir; İyi bir tasarımcıdır ama ondan daha üstün örgütleyicidir. Eşelendiğinde altından yine yetersizlik ve bağlı olarak onay arayışı çıkacak olan bu durumda o, köşesinde boyalara bulaşıp kessin, yapıştırsın… ister. Patronları ise iş arkadaşlarıyla başarılı ilişkisine bakıp onu istediği yerde değil kendi istedikleri konumda çalıştırırlar, kendi sorumluluklarını da üzerine yıkarak...

İhtiyacı olan hak ettiğini düşündüğü parayı kazanamaz; Sektörün neredeyse karakteristiği fazla mesaili çalışma düzeni mantığına uymaz, direnir, direnişini yayar, örgütler. Bir patronuyla beğenmediği zam oranı ile ilgili konuştuğunda liyâkata bakıldığı... cevabı almışlığı vardır. Bu durum, “abla”nın en derinde kendini, değersiz hissetmesinden kaynaklanıyor olabilir. İçinden bir ses bir insan olarak, yaşayabileceğin kadar para için kendini bu kadar paralamamalısın! der ama bir başka yol önermez; Basiret Hanım’la henüz tanışmamış “abla” bunun ne anlama geldiğini çözemez.

Yaşama alanının daralmakta olmasına katlanamaz; İşe giderken olabildiğince arka, az trafik, park bahçe sokaklardan yürüyen “abla”, bahçelerin yerini otoparkların, ufak arabaların yerini Bizans temelli kentte sıkışık trafiğin nedeni uçan dairelermiş gibi kornalarına dayanan jeep’lerin almasına büyük tepki duyar. Akmerkez önünde bir galeride sergilenen hummer’a hayran hayran bakan bir oğlanı ne iğrenç! AİDS’li tabutu gibi… diyerek haşlar, yetmez, bir dönem içinden geçtiği otoparklardaki jeep’lere, işyerinde bastığı Seni sevmiyorum! Yaşama alanımı daraltıyorsun! yazılı sticker’lar yapıştırır.

Gürültü herkesi olduğu gibi “abla”yı da sinirlendirir; Bir tek Mecidiyeköy’de, üzerinden Çevre Yolu geçen Likör Fabrikası Durağı’nda huzur duyar, burası İstanbul’da bilmem kaç desibelle en gürültülü yerdir, söz konusu huzur felâket anlarında duyulan yapılacak hiçbir şey yok! teslimiyetinden gelen deriiiiiiiin huzur duygusudur!

Zaman yetmez; İyi filmleri, klâsikleri izlemeyi seven “abla” geç saatteki İki Film Birden Kuşağı’nı izlemek ister; gündelik koşuşturmadan öyle yorgundur ki kanepede uyuyakalmamak için salonun ortasına dikilir, filmin sonunu ancak öylece getirebilir, üstelik okumak istediği kitaplar da vardır. Bir gece ölmüş annesi rüyasına girip “abla”ya …hiç gülmüyorsun sen! demese, gülmeyi bile unuttuğunu fark etmeyecek!

İç dürtülerini bastırır; Yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden olsa gerek, ikili ilişkilerin yan etkilerini göğüslemekte zorlanır. "Abla" çapkın görünmesine karşın çooooook mazbut bir hayat sürer ama, aşağıyla bağlantısını kesmekle öğündüğü cinsellik talep eden kırmızı ışık beyninde yanar söner, yanar söner… veeee tüm bastırılmışlıklarda olduğu gibi öfke üretir.

Verdiği hiçbir oy yerini bulmaz; insanlar nasıl bu kadar aymaz olabiliyorlar? gerçek çıkarlarının neden farkında değiller? niçin hep olmaması gerekenler oluyor?... der durur. Her şey ne kadar yanlıştır; savaşların kötü olduğunu, acı getirdiğini bile bile neden halâ savaşıyorlar? neden silah, sigara üretiyorlar? Üç yaşındaki küçücük kızını bağrına sevgiyle basan baba nasıl oluyor da internette kirli kız çocuk kiloduna bilmemne kadar dolar ödeyebiliyor? Aklının almadığı çok şey vardır, sorar, okur, anladıkça öfkelenir, bir şeyler yanlıştır; belki “abla” yanlıştır…

Belki “abla” yanlıştır: Kendisini eksik, yetersiz, değersiz hissetme, yanlış anlaşılma, aptal yerine konma, kullanılma, yapmak zorunda kalma… korkularından kaynaklanan, kendisini zinde tuttuğunu düşündüğü/sandığı öfkesinin hırpalayıcı, yıkıcı etkisini fark edip öfkeden kurtulma kararı almasıyla, sakin sade bir yaşam seçmesi neredeyse eşzamanlıdır. Şehrin hızlı yaşamı, elementi cıva olan bu Merkür kadınının, kendisinin de katkıda bulunduğu yaşam yarışında, korkunun öfkeye, öfkenin saldırganlığa yol açtığını keşfedebilmesine izin vermez.

Öte yandan, saman alevi sınıfından öfkesi ile “abla” hiç de kindar bir kadın değildir. Kardeşlerinin sıklıkla önerdikleri biçimde sana yapılanları unutmasan…. yollu az dozda kinci olmak bile ona göre değildir, unutur! Kendine karşı kıyıcıdır, karşıdan geleni affeder. Kusurları parlayıp sönen öfkesinden kaynaklanır. Yılın sekiz ayı denizde, kalan dört ayı ise orta kulak iltihabıyla geçen çocukluğundan kalma işitme kaybına Merkür hızı/huyu zaman arızası eklenince ortaya dinlemeye/duymaya sabrı olmayan biri çıkar; ne olduğunu duyup dinlemeden, kendine anlama fırsatı tanımadan bir elinde katran dolu kova, diğerinde tüy dolu torba dolanır. Yargılamadan infaz ne kelime, dinlemez bile… Keskin sirkenin zararının küpüne olduğunu bile bile öfkeyle kalkıp zararla oturur! Bir değil, bir çok kez!

Bir değil, bir çok kez! Bu yüzden öfkeden kurtulma kararı almıştır “abla” çalışmalarını gayretle sürdürür, henüz çalışmadığı yerlerden sorular gelip, Yeşilçam melodramlarına özgü, bir sözü, öyküyü, durumu… yanlış yorumlamasının yol açtığı ve artık ne yapması gerektiğini bilemediği, ileri gidemediği, geri dönemediği yanılmalar/yanlış anlamalar olmasa her şey yolunda sayılır.

Etiketler: , ,

“Abla” önlerinde laptop, bloguna nasıl ulaşabileceğini soran kuzenine, uygulamalı kurs vermekte…

Kuzeninin sen bu (9 Temmuz 2008 tarihinde kapatılan) onpunto’yu, nereden buldun Fatoş Abla? sorusunu soba, dirsekten tıp! tııııp! akıtıyordu, yere gazete yaydım… diye yanıtlayan "abla", iki yıldır gazete okumadığından ortanca kız kardeşinin soba tutuşturursun diyerek üşenmeyip Bursa’dan getirdiği, iki yıl öncesine dek günlük ihtiyaç listesinin başında olan gazetesi Cumhuriyet’in iç sayfalarından birini halının üzerine soba borusundan sızan ziftli suyun damlayıp sıçrayabileceği alanı kestirmeye çalışarak yayıp, yazılı her şeyi okuma alışkanlığıyla bakarken gözüne takılan “blog” sözcüğü üzerine birkaç sütunluk yazıyı okur. Bilgisayarının başına geçer, onpunto’yu arar, bulur, inceler ve 21 Mart 2007 tarihli ilk yazısını yazar.

Çalıştığı yıllar boyu yanı başındaki koltuk, sandalye, tabure, kalorifer peteği, etajer üzerine tüneyecek bir şey yoksa çömelerek duvarın dibi… hiç boş kalmaz. Arkadaşları, kimi parasızlıktan, kimi aşksızlıktan, kimi bir diğerinden, kimi kendinden dertli, gelir kelin merhemi olsa kendi kafasına sürer demez anlatırlar; “senbilirsinabla”nın merhem reçetelerini alıp Konsomasyon Taburesi’ni sıradakine bırakır gider.

Blogun adı budur: Konsomasyon Taburesi!

İlk ve son kez kendi ağzından kendini tanıtan "abla", blogunun amacını şöylece anlatır: Dünya Planeti üzerindeki yarım yüzyıllık yaşamımda başımdan, babamın memuriyeti dolayısıyla taşrada dolaşarak büyüme ve yan etki olarak büyük şehre uyum sağlama zahmeti, iki evlilik (iki boşanma), bir evlat yetiştirme, sayısı bende saklı bir çoğu kırık aşk hikayesi, bir sürü iş değiştirme, ana baba kaybı, kıt kanaat geçinme sınavı... geçti. Bu arada edindiğim engiiiiin tecrübeden ihtiyaç sahiplerini yararlandırayım dedim; yargılanma endişesiyle, en yakın arkadaşa bile sorulamayan sorular vardır ya! Çoook ciddi yanıtlar, hayatı tek sözcükle yoluna sokan süper çözümler peşinde değilseniz, işinize yarayabilecek bir şeyler söyleyebilirim...

Aklında, rümuzlu yazışmalarla olup bitene, olabildiğince çok açıdan bakarak, eğlenceli bir yaklaşımla merhem reçeteleri önermek varsa da reytingi düşük bile denemeyecek “abla” bakar, herkes hayatından memnun, çıkar kendi tüner Konsomasyon Taburesi’ne… İçindeki kayıp çocuğu bulma, kendisini değersiz, yetersiz hissetme, özgürlüğünü yitirmekten korkma -o kadar ki yaşamı boyu bu uğurda sevgiden vazgeçmiştir-, yatıştırılması gereken büyük öfke, yaşam amacıyla ilgili dersleri alma, aldığını anlama ve içselleştirme, kendisinden ölürcesine nefret eden birini sevmeye devam edebilme… Yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi… gerekir: Eteğinde dökülmesi gerekli biiiiiiiiir yığın taş!

“Abla”nın yıllar önce, orta yaşını geçmiş bezgin bir İngiliz kadının katıldığı turla Yunan Adaları'na gidip kadınlığını keşfetmesini anlatan Shirley Valentine filminde gördüğü bir sahne; kadınların birer ayna alıp cinsel organlarına bakmaları, bedenlerinin, yasalar, yasaklar, töreler, dinî baskılar yüzünden varlığını reddettikleri bu kısmıyla tanışıp barışmalarının önerildiği bir terapi seansı! Bu “abla”nın, kadın olan parçasına ilk dikkat çekilişidir! Ardından aynaya, eş, iş insanı, anne, arkadaş… “abla”nın bir çok görüntüsü düşer; ona düşen, parçaları birleştirmek, güzel bir bütün olduğunu anlayıp kendisini sevmektir. Boşanmaları sonrası katıldığı 1 yıl grup terapisini bu nedenle ev yapımı terapi biçiminde devam ettirmesi gerekir, “abla”nın Konsomasyon Taburesi’ne oturması bir yıllık bir süreç değildir, kadın neredeyse oldum olası tabure üzerindedir! Merhem reçetelerinin çok tutması bundan olmalı! Doğal terapist kimliği, kedilerine düşkünlüğü ile birleştiğinde geçmiş yaşamlarından birkaçını, yakılarak öldürülmüş en az üç-beş cadı olarak sürdürdüğünü düşünmek pekalâ mümkün!

Yaşamı boyunca ilki 40. yaşı olmak üzere birkaç yıl günlük tutar “abla”, sonra bir okur ki, sayfalar dolusu dedikodu! Olaylarla ilgili duygularından eser yok! Bu yüzden Konsomasyon Taburesi’nde gezilerini, izlediği filmleri, kedilerini, yaşamını anlatırken becerebildiğince duygularını katarak, kendi gözünden, yüreğinden anlatmaya özenir. Bu özenin doğal sonucu olarak ego’su Sebastian, sağ duyusu-üstbenliği Basiret Hanım ete, kana, cana bürünür, dile gelir; diğer iki blog …demek isterdim! ve Öte yandan… böylece ortaya çıkar. Zaman içinde bloglardaki anlatım değişir; uzun cümleler okunurken dağılan dikkat, düşünce/betimleme belirleyen eğik/italik iç cümleciklerle toparlanır. Uzun yazı okumaya zamanı/sabrı olmayanlar için de yazının ilk bakışta ne anlattığının anlaşılması amacıyla metin içinde kalın/siyah/bold yazılar artırılır.

Onpunto’da, Puffy’i yazar kadrosuna kattığı, bazıları merhem peşinde arkadaşlar edinir “abla”, kitaplar önerdiği olur, yazıları dışında özel yazışarak hoşlanmasalar da terapi yaparak canlarını sıkıp küstürdükleri olur. Aralarından “abla”yı sevip sevgilerini ilân eden, yanına geleceğini söyleyen birinin de olduğu bir grup yeni arkadaş!

Öte yandan, Basiret Hanım’ın hatırlatmasıyla “abla” birden farkına varır ki, şu ya da bu yolla Konsomasyon Taburesi, …demek isterdim! ve Öte yandan, yarattığı arkadaş grubu ve Aralık 2007 başında konan bir sevgili arkadaşının hediyesi sayacın ulaştığı 1500 kişiyi aşan sessiz okurun gösterdiği gibi, amacına ulaşmış! Yazılarının kendileri için bir anlam taşıyacağı kişilere ulaşmasından mutluluk duyan “abla” sonunda eteğindeki taşlardan kurtularak hafifleyip sonsuz huzuru yakalayabileceğini, ne kadar acı çekerse çeksin buna değeceğini bilerek zaman zaman çok canı acısa da içine, içerilere bakmaya, gördüklerini yazamaya devam edecek…

Etiketler: , ,

Durgunluk, sessizlik, uyaransızlık, yanıtsızlık “abla”nın kitabında, ölümle eş anlamlıdır.

3 Mart 2007, “abla” ve kız kardeşleri çoktaaaan başlamış tam ay tutulmasını kaçırmamak için arada bir sobanın gürül gürül yandığı sıcak salondan “abla”nın tekstilci arkadaşının verdiği döşemelik kalın kumaş örneklerini boyayıp kurdelelerle ekleyerek yaptığı şallarına sarınıp serin verandaya çıkarlar. Rasata uygun hava rüzgârsız, gece yarısını geçe gerçekleşecek tam tutulmaya daha var, içeri dönerler. Ortanca kardeşin, ailesi, Yunanistan’da oturan bir öğrencisinin getirdiği övdüğü kadar var! incecik çekilmiş kahveyle yaparak içtikleri nefis Türk kahvesi falı kapattıkları fincanlar soğumuş… Her ne kadar geçmişimizi bildiğimize göre geleceğimizi de biliyor olmalıyız iddiasında olsa da “abla” bir kanıta sahip olmak, karşılaştırma yapabilmek amacıyla not almak üzere kucağına tek çizgili A4 boyutlu okul defterini ve tükenmez kalemini alır, kulağını açar.

Ortancanın “abla”nın fincanında gördükleri; Güzellik, iyilik ve hoşlukla çalıştırdığın mekanizma, girmek istediğin kalın kontürlü alana işlemiyor, sen bu alana girmeye çalışırken cılız iyi niyetin bir dizi atın kopup geldiği ışıklı yola bağlanıyor. Atlar az eğimli bir yerden ışığı yelelerinde sürükleyerek bir yamaca sarıyorlar. Girmeye çalışıp da başaramadığın kalın kontürlü alanı tüm reel çözümlemeleriyle düşüncende donduruyorsun. Atlar düzgün olmayan çok düzenli bir olaylar silsilesi bir dizi inci gibi, aralarında bir at senin kısmetin/muradın ve bu at, inci dizisinin ayrılmaz bir parçası; öndekiler neredeyse dorukta, yamaca ulaşarak ışık içinde eriyorlar ya da ışık o kadar etkili ki sen, onlar doruğa vardıklarında ışığı görüyorsun. Bu çok disiplinli, düzenli doruğa yolculuğu izliyorsun. Yüreğine üç parça ışık iniyor. Özel ambalajlı, özenilmiş bir şey sana ulaşacak, sen aydınlığa takılmış olduğundan gereken/hak ettiği ilgiyi göstermeyeceksin. Doruktan akan ışık içinde devinimsiz ulu bir kişi, ayağı dibinde bir F harfi, çevrede 7-8 göz aydını… Sen çok sabırlı, seçilmiş bir devinimsizlik içindesin. Gizliden seni izleyen iyi niyetli iki çift göz! …tabağında gördükleri; Bir sorun çözülüyor, çözümlenme süreci birkaç yerde donuyor, akmakta iken rastlantısal donmalar oluyor, çok ilginç!, birileri fikir beyan ediyorlar, o arada yine bir akış oluyor, sonra yine tıkanıyor. Çözüm, meselenin kendisinden daha ilginç, iş bitmişken bir engelle karşılaşıyor, bu süreç seni üzmüyor. Birileri çevrende para saçıyor; bu iş çevrendekilerle birlikte sürüklediğin bir şey, tüm çevrendekilerin rol aldığı iki ileri bir geri olaylar, tıkanıp açılmalar sonucu senin göz yaşlarınla mutlu sona ulaşacak! Sonrasında, bir dönemi kaplamış olmasına karşın olay üzerinde hiç konuşulmayacak. Konu çoktaaaan geride kalmış görünüyor, senin çevrende üretiliyor, fikirler, paralar, birlikte bir dönem yaşanıyor, sonunda bir çözülme rahatlama…

Gezegeni Merkür’ün, 18 saatlik kısa günü ve bir kedinin patileri arasına düşmüş talihsiz yumak örneği karmakarışık yörüngesiyle, bekleme özürlü “abla”nın ne zaman? sorusuna Ay’lı, sonsuz sabır kapasiteli ortanca kız kardeşin epey zaman alacak! yanıtı “abla”nın kanını dondurur… Onun epey zaman alacak!’ı, burcunun elementi cıva olan, uzun süre aynı biçimde oturamadığından iki saatlik grup terapilerinde sandalyede kıvranan, festivallerde arasız film izlerken bacaklarına kramp giren, arka arkaya üç bardak çay içme süresinde bile üç kez ayağa fırlayan, kardeşlerinin eyvah! dolanmaya başladı, çabuk şuna bir iş uyduralım, eline düğme, sökük bir şey verelim de bize sarmasın! dedikleri “abla” için, olmayacak iş! anlamına gelir!

İşin kötüsü şu, biraz zaman alacak… lâfını ikinci kez, yakında, komşu ile soba operasyonu sırasında onun hızlıca baktığı fallardan birinde bir şey görüp söylediğinde duyan “abla”nın tüyleri yine diken diken olur, bir yıl geçti diye düşünür, halâ mı zaman alacak? Durgunluk, sessizlik, uyaransızlık, yanıtsızlık “abla”nın kitabında; 27 yaşında bademcik ameliyatı geçirip bir kaç günlüğüne sesi kesildiğinde, 3 yaşındaki kızının elini başına koyupi ölecek misin anne? diye sorduğundaki gibi ölümle eş anlamlıdır. Zamanın “abla”nınki dışında normlarla kavranıp, olayların buna paralel hızla gelişmesini beklemek onda, bedeninin boylamasına dilimlenmesi kadar acı yaratır! Bir şey “abla” hızına uygun biçimde devinmiyor, gelişmiyorsa onun için ölüdür, bu yüzden kim bilir kaç tren kaçırmıştır ve daha kaç tane de kaçıracaktır!

Öte yandan, Basiret Hanım’dan aldığı tüyolarla “abla”nın metabolizma, kavrayış, tepki… hızına bakıldığında yaşamı boyu çok kişinin fark etmediği bir çok fırsatı/treni yakalamış olması olasılığı da gün gibi ortadadır. Hayatın çok adil, her şeyin 50/50 düzeninde olduğuna candan gönülden inanan “abla” için mesele, bardağın dolu ya da boş yarısını görmekte ısrar edişimizde olduğu gibi, konuya hangi açıdan baktığımız meselesidir, o kadar! Enerji parçacıklarından oluşan düşüncenin, maddeyi, dolayısıyla da geleceği şekillendirebileceğinden hareketle, yarısı dolu bardak fikrinden fazlalık, varsıllık, doluluk, bardağın yarısı boş ısrarından eksiklik, yoksulluk, boşluk üreteceği noktasına vardığında “abla”nın artık tek yapacağı, ibreyi artıdan yana tutmak, en azından buna gayret etmek olur.

Kendisi için ölüm kalım savaşı olduğundan Sebastian’ın baltaladığı ibreyi artıdan yana tutma çabasında “abla”, bir Kryon kitabında okuduğu ve epey aklına yatan koşu bandı örneğini unutmamaya çalışır. Zamanın çizgisel değil dairesel bir koşu bandının hareketli bandı olduğunun varsayıldığı bu örneğe göre, bandın üzerinde yürümekteyken elinde ağzına dek sıvıyla dolu bir kap tutan kişinin, bandın hareketiyle sıvı dökülüp geride kaldıkça ve bant döndükçe az önce dökülen sıvıyla tekrar tekrar karşılaştığı bir kurgu; doğal olarak neyle karşılaşmak istiyorsa onu koymalıdır kaba, “abla”nın aklında sevgi için yavru ağzı-pembe ışıltılı, hafifçe buharlaşıp havayı taze biçilmiş ot kokusuyla dolduran cinsten bir sıvı… Basiret Hanım’ın dediği gibi, o, yeterince döküp-saçıp bir o kadar da karşılaştığında, hak ettiğini bildiği ve sahip olabilmek için kendisine izin verdiği sevgi dolu bir sevgili/arkadaş/eşe kavuşacak!

Etiketler: , , , ,

O gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü, rengârenk ışıklı, deriiiin helezonun dibinde yatan, çaresiz küçük çocuk “abla”yı sevmiştir!

Kadının, bileğinden değil, dirseğinden değil omuz başından güç alarak savurduğu tokat, masanın öbür yanında, karşısında oturan kocasının yüzünde şaklar; gözlüğü fırlayan adam “abla”ya çok uzun gelen bir sessizlik anından sonra yavaşça yerinden kalkar, koltuğun arkasına uzanır gözlüğünü bulur, kontrol eder, yerine yerleştirir, bir şey demez, hiç ses çıkarmaz… Kadın çığlığa yakın tonla yakınmaya devam ederken onunla aynı tarafta oturan “abla”nın aklında nereden girdim bu işe, nasıl sıyrılsam? düşüncesi, pes perdeden yapmayın, etmeyin demekte…

Tüm parçaları yanlış boşluklara yerleştirilmiş, tamamen dağıtılmadan her bir parçanın doğru yeri bulması imkânsız bir puzzle! Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden intihara kalkışmasa, ana babasının, varlığını fark etmeyeceği genç kızın ağabeyleri, siyâsi hâl ve gidişlerinden kaynaklanan bir takım olaylarla ailenin gündemini tamamıyla işgâl eder. Unutulmuş çocukluk ve ucuz atlatılan intihar olayına karşın sevdiği bir başka adamla evlenme şansına kavuşur genç kadın ama travmatik yetişme biçimi etkisini göstermekte gecikmez: Üçüncü yıldan sonra cinsellik boyutu olmayan bir evlilik yaşamı sürdürmeye başlarlar. “Abla”nın kadınla iş arkadaşı olması bu garip evlilik ilişkisinin kangrenleştiği döneme denk gelir. Vak’a çok ağırdır; “abla”yı aşar, kadına birkaç yıl önce katıldığı grup terapilerinde birlikte çalıştıkları uzmanlarla görüşmesini önerir, randevu alır; iyi niyetle, gayretle gittiği birkaç görüşmeden terapi sonraları işyerine, gözleri ağlamaktan kan çanağı, dönen kadın, doğru parçaların doğru yerlere konabilmesi için gereken yeniden parçalanma sürecinde öyle acı çeker ki vazgeçer ve “abla”nın tüm yüreklendirme çabasına karşın terapiyi bırakır!

Bu durumda hemen herkesin yaşadığı biçimiyle hatanın kendisinde değil kocasında olduğunu iddia eden kadınla, kişilik testlerinden olumlu sonuçlarla dönen kocası arasında daha çok hatanın kendisinde olabileceği düşüncesini aşamamanın yarattığı gerginlik yüzünden şiddet içeren sert tartışmalar yaşanmaya başlar.

Aralarında, kadının diz çöküp “abla”nın ellerini öperek yardım istediği dramatik bir sahnenin de yaşandığı, geniş zamana ve zemine yayılmış bir Konsomasyon Taburesi dönemi başlar. İş ilişkisinin dışına çıkmak ve ikilinin, bayağı çetrefil hikâyesine dâhil olmak istemeyen “abla”nın mesai yazarım bak! diyerek yaptığı şantaja da kulak asılmaz ve böylece ikilinin gönülsüz terapisti olur…

Adamın olumlu çıkan kişilik testleri, terapiyi yarım bırakmış kadın tarafından yeni bir darbe olarak algılanır/yaşanır. Bu arada hayat sürer, adam başka yerde çalışıyor olsa da birlikte çalışıldığı zamanlarda iş yeri küçük olduğundan her olay ekibin tümü tarafından paylaşılır.

Adamın çalıştığı işyerinden bir başka kadının, onu, görünürde, geçerken arabasıyla evinden alıp evine bırakma ötesine geçmeyen ilgisi, mevcut şartlarda, kızın telesekreterine hakaret dolu mesajlar bırakmaya varan başka bir krize neden olur. Geceleri “abla”yı uykusundan uyandırıp telefonla terapi talepleri, bu gece sana gelebilir miyim?ler, sayısız intihar tehditleri... Bu arada “abla”nın tarafsız olmaya çalıştığı, olmayan cinsel yaşamın da tartışıldığı, detaylı bir çok oturum gerçekleştirilir.

Nihayet, bir süre ayrı yaşama kararı alırlar, adam başka bir ev tutar, taşınır, yeni yaşamı hep beraber bir parti ile kutlanır; bir kaç ay sonra genellikle yeni seçenekler yaratma konusunda güvensiz çiftlerin yaptığı gibi karı koca yine bir araya gelirler.

Öte yandan, aslında tüm bu dönem boyunca adam, “abla”ya aşıktır.

Bu gürültü patırtıdan yaklaşık bir mevsim önce, bir Cuma akşamı iş çıkışı “abla”yı da ite kaka yanlarına katıp Taksim’e, veresiye de içtikleri cafe/bara giderler, sohbet ilerler, her zaman olduğu gibi baş konu “abla”nın yalnız olmakta niye ısrar etmesidir?.. Konu yine masaya yatırılıp irdelenirken “abla”nın arkadaşı uyur/sızar, sohbeti kocası sürdürür; gecenin iyice ilerlediği bir saatte, sorguya dayanma gücünün sonuna gelen ve ne olursa olsun itiraf etme sınırına dayanan “abla”, rakının da etkisiyle olacak, çok içten bir açıklama yapar acı çekmekten korktuğunu söyler! 10 yıl sonra, bu gün bile, bu konuşmayı hatırlarken "abla"nın gözü önüne, acı çeken/çekmekten sakınan, embriyon pozisyonunda bacaklarını karnına toplamış, ışıklı, rengârenk, derin ama çok derin bir helezonun dibinde yatan küçük bir çocuk/bebek gelir. “Abla” adı gibi emindir, o gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü, en derinde yatan çaresiz “abla”yı sevmiştir.

Kriz yaşanırken, hiçbir şey söylemediği -ki adamın yapısında bu yoktur- “abla”nın odasında, o çalışırken masası karşısına düşen koltukta oturup gözünü anlamazdan gelen “abla”ya dikerek çooook uzun zamanlar geçirmişliği vardır. Birlikte içme fasıllarının devam ettiği görünüşte her şey yolunda akşamlarından birindeki, çok hassas bir durumu da “abla” Basiret Hanım desteğiyle, ben senin karınla başa çıkamam! deyip şakayla karışık atlatır. “Abla”nın arkadaşı, burnunun dibindeki durumu kabullenecek cesareti/gücü olmadığından çok akıllı bir kadın olmasına karşın kaybettiği yüzüğünü karanlık diye bodrumda aramak yerine kapı önünde bakınan Nasrettin Hoca misâli, kocasının iş arkadaşına, hayâli sevgiliye yansıtma yolunu seçer.

Karı koca bir araya geldikten sonra çalıştığı iş yeri kapanan adam, karısı ve “abla”yla beraber çalışmaya başlar, 1999 depremini beraber yaşarlar, işyerini daha sağlam bir semte taşırlar, adam kısa dönem askerlik yapar döner, bir haciz yaşarlar. Sonunda “abla”nın yıllarca karısıyla anlaşıp belirledikleri ücreti, iyiden iyiye iş bölümünde söz sahibi olan kocaya fazla gelir, anlaşmazlık “abla”nın işten ayrılmasıyla sonuçlanır.

Öncü ve artçı sarsıntılarıyla uzun zamana yayılmış bu dehşetli depremler dizisinden “abla”, kız kardeşinin baktığı bir kahve fincanında gördüklerini, etraflıca tarif ederken söylediği …bu dönemden, bir yangından geçer gibi ama hiç etkilenmeden, alevler arasından sıyrılıp çıkacaksın!.. dediği gibi çıkaaaar gider.


Etiketler: , , , ,

+