Öte yandan...

21 Ağustos 2008 Perşembe

Annesinin ölümü sonrası, “abla”nın aklında, şu düşünce yavaaaşça netleşir: Artık kendimi beğendirmek zorunda olduğum biri yok!

3 Haziran 1990, çok sıcak bir İstanbul gününde “abla” ile küçük kız kardeşi Şener Şen-Müjde Ar’lı Arabesk filmini izleyip eve dönerler; havadan daha ağır bir şey vardır üzerinde ama “abla” kedi odası küçük tuvaleti düzenleme kararlılığıyla o yana neredeyse sürünür… Böyle bir yıkıcı sıcak sanki hiç yaşamamıştır, bir daha da yaşamayacaktır! Birkaç şeyin yerini değiştirir, çok az bir şey yapmıştır ki telefon çalar, açar; öbür uçta Ankara’daki eniştesi, …annenizi kaybettik!.. gibisinden bir şeyler söylemekte! “Abla”nın aklı, ortanca kız kardeşinin ameliyatında, refakatçisi olma niyetiyle Ankara’ya giden annesiyle ilgili bu taze-yeni bilgiyi derhal reddeder, hiç değerlendirmeye almaz. Enişte ısrar eder, bu kez kardeşini ister telefona “abla” ve onun da aynı şeyi tekrarlaması üzerine direnmeyi bırakır, eyleme geçer; ağlamaz, bilir ki ağlayacak çoook zaman vardır, küçük kardeşe olanı söyler, yola çıkmadan önce küçük kızın babası, boşanmış oldukları eski kocasını, çocuğu emanet etmek üzere arar, kim bilir hangi takımlar arası, kim bilir ne’sine, kim bilir nereye maç yapmaya gittiğinden, bulamaz. Bir arkadaşını arar, kızın başına diker, iki kardeş cenazeyle dönmek üzere yola çıkarlar.

Alelacele bilet alınan, hangi firmaya ait olduğunu şimdi hiç hatırlamadığı gece otobüsünde, aşağıda yeterince içmemişler gibi mola sonrası şakır şukur yaktıkları çakmaklarıyla kalınlaştırdıkları sigara dumanı altında soluk almakta zorlanarak yol almaktayken, bir de, ne olduğu anlaşılamayan kötünün kötüsü bir müzik! “Abla”, muavini çağırır biz bugün annemizi kaybettik der ve rica eder, müziği kapatır mısınız lütfen? Ortanca kız kardeşleri, ikisini, sabaha karşı kıyıcı bozkır ayazı bir saatte, evinin yakınındaki otogar AŞTİ girişinde karşılar. Büyük olasılıkla yarısı sinirsel, titreme, daha çok takırdama içindeki “abla” 18 yıl önceki 4 Haziran, Ankara sabahındaki gibi bir ayaz bir daha hiç görmez, konuşmasını engelleyecek kadar hiç üşümez! Cenaze ile İstanbul’a dönülür, bitip tükenmez yol bir daha hiç bu kadar uzun gelmez!

Üç kız kardeş evin diğer odalarında yatacak yer varken bir odada yere de yatak serip geceyi bir arada geçirirler; ortancanın bir sağlık kalp sorunu yaşamakta olduğuna dair belirtilerin olduğu uzuuun tedirgin bir gece! Ertesi sabah Fulya’daki Kalp Vakfı’na giderler ve durumu anlatırlar, bazı testlerden geçirilirler; belirtiler normal ve doğaldır. Annelerinin ölümüne yakından tanıklık eden kız kardeş, gördüklerini bedeniyle yansıtıp yaşamakta! Doktorun psikosomatik olduğunu söylediği zâhirî bir kalp krizi geçirmekte kardeşlerini alıp, görece rahatlayarak ayrılırlar.

Ayakucundaki ufak alanı da alın, yeşillendirirsiniz diyen Mezarlıklar Müdürlüğü önerisine uyan kardeşlerin, mezarın boyutlarını gördükten sonra gören de Keriman Hanım’ın değil Kerim Abdülcabbar’ın mezarı sanacak! diyen “abla”larını böyle bir zamanda bile… diyerek kınadıkları definden sonra sıra, annelerinin çalıştığı Balıkesir’de kaldığı lojmanın boşaltılmasına gelir. Sonradan gezi yoldaşları olan teyze ve eniştenin paha biçilmez desteğiyle evi toparlamaya giderlerken “abla” yolda, bir konuşma sırasında her şeyin çok beyaz olduğundan yakınır; olan bitenin olanca netliğiyle ortada olduğu, görmezden gelinemeyeceği keskin acısının gizlenemeyeceği,
doğduğumuz andan başlayarak yaptığımız tek şeyin, ölmekte olduğumuz gerçeğinin apaçık göründüğü mat, katı bir beyazlık!

Öte yandan
, annesinin ölümü sonrası, “abla”nın aklında, hangi aralık hatırlamaz, şu düşünce yavaaaşça netleşir: Artık kendimi beğendirmek zorunda olduğum biri yok! Omuzlarındaki bir yükten kurtulmuş gibidir, bir hafifleme bir rahatlık… Hemen dile getirmeyip, mantıklı bir zaman sonrası ortaya koyduğu bu düşüncesi, duygusu, doğallıkla kardeşleri tarafından hoş görülmez…


Altında çoğu zaman ezildiği sorumluluk, yetersizlik, değersizlik duyguları, mükemmel olmak zorunda olduğu zannı gibi çözmek zorunda olduğu pek çok problem bırakarak giden, kendisini sevmediğini düşündüğü annesine, sonraki yıllarda duyduğu kızgınlık, “abla”ya kalırsa boşuna değil! Seçimler yaparak yürüttüğü yaşamının sorumluluğunu alıp, geçmişle ilgili değerlendirmelerini nasıl yapacağı, nereye bakacağını Basiret Hanım’ın yönlendirmesiyle bulmaya çalışırken, yapısında, kendisini rahatsız ettiği için olumsuzluk olarak isimlendirdiği yanlarını olumluya dönüştürme gayretinin, bu sürecin bir armağan olduğu anlamakta gecikmez “abla”; onu bulunduğu yere getirip, önüne, kendisini geliştirecek problemler bırakarak giden anneciğini, taa yüreğinden sevgiyle saygıyla anabilmesi için neredeyse 20 yıllık bir zaman gerekmiştir!

Etiketler: , , , , ,

Dünya planetindeki 50. yılında ayrıntılı bir döküm yapma ihtiyacı duyan “abla” neyin peşinde olduğunu düşündüğünde iki noktaya varır: Bilgi ve sevgi!

Hatırlayabildiği en eski zamanından bu yana, 9 aylıkken yürümeye başlamadan konuşup, kötürüm kaynana örneği oturtulduğu oturaklı hasır iskemlede ona buna lâf yetiştirdiğine, konuşmak için de iyi kötü bilgi biriktirmiş olması gerektiğine göre, "abla", en çok bilmeye çalışır. O günlerden kalan, hatırlandıkça gülünen, yaklaşmakta olan dondurmacıyı haber veren dondurma bağırıyor gibi!.. cümlesi bir klâsiktir! Poşet öncesi zamanlarda, çarşıdan eve gelen nevalenin içinde bulunduğu kesekâğıdı dahil eline geçen her şeyi okuma merakı annesince ustaca yönlendirilir, klâsikler başta olmak üzere okur da okur. Misafirliğe gidilen evin kitaplığından o ziyaret süresinde okuyabileceği, yarım kalıp da aklının takılmayacağı fıkra ya da hikâye kitabı bulup yumulur.

Arkadaşlarının taktığı ve yıllıkta zarif bir biçimde belirttikleri kompüter adını hak eder göründüğü lise çağlarında, nesnelere, kalıpların/belirlenenin dışında bir gözle bakmasını sağlayan halâ pekçok kişinin özenle uzak durduğu E. Von Daniken’i keşfeder; önünde bir olasılık penceresi durmaktadır!

Peşine düştüğü bilgi elbette “abla”nın dışıyla ilgili bilgidir, içerideki kendilik bilgisi ardına düşmesi için önce, öğrenme/bilme merakının doyması, sürekli yenilenen bilginin ardısıra koşmanın anlamını sorgulamaya başlaması, Sebastian’in yörüngesinden Basiret Hanım’ın varlığını sezip onunkine kayması gerekir. Çok uzun yıllar alan ve evet, bilgi ama... dedirten şeyin ne olduğunu henüz tam olarak çözememiş olsa da “abla” Basiret Hanım varlığından artık emindir.

Bilgiye olan açlığının ardında belli belirsiz sonsuzluk arayışının gölgesini algılaması, sevgi peşindeki yolculuğu sırasında ortaya çıkar. “Abla” her daim gaayet dünyevi görünse de, sonsuz aşkın peşindedir: Kendisini çok sevip ölene dek sevecekmiş gibi görünen ilk eşiyle evlenirken, elinde, kendince çok güçlü bir bilgi vardır. Burçların özelliklerini anlatan kitaplıktaki en hırpalanmış kitap der ki, Akrep Burcu erkeği sevdiğini, ölümsüz bir aşkla sonsuza dek sever! Muhteşem! Yeşil gözlü koca adayı Akrep Burcu üyesidir; kayınvalidesinin, oğlunun doğum tarihiyle ilgili, evlenmelerinden epey bir zaman sonraki sohbet sırasında yaptığı, 10. ayın 10. günü açıklamasına kadar! Nüfus cüzdanı bilgisini esas alan “abla” evliliklerinin 6. yılında, başka birini seven, Akrep görünümlü Terazi kocasınca terk edilir.

Bu bozgun “abla”nın aklını başına getirmez! Bildiği biçimdeki tek sevgi arayışını, evet bu kez doğru kişi, sonsuz sevgi bu, ötekiler değil! coşkulu başlangıçlarını, Sebastian kaynaklı kişilik pürüzlerinin neden olduğu çekişmelerle aşındırıp, yeni bir doğru kişiyle karşılaşana dek sürdürür... aynı reçeteyi tekrarlamakta olduğunu fark edip kendi deyimiyle oyundan çekilene dek! Amansız sonsuz sevgi arayışının tekrar tekrar dönülen ilk durağının aslında kendini sevip/sevmemekten ibaret olduğunu o ara farkeder: Ve kendini sevmedikçe, bir başkasının gelip ne sevilesi, tapılası biri olduğunu söylemesi, içerdeki kendini sevmeme çukurunu, beş dakikada bir Beni seviyor musun? Çok seviyorum’la ona doldurtmaya çalışmanın olanaksızlığını...

Annesi, ne kadar, sık sık tekrarladığı gibi iki kere iki dört mertebesinde mantıklı bir kadınsa, “abla”nın ruh ile ilgili yarı ürkütücü hikâyeleri okuduğu Ruh ve Madde Yayınlarını izleyen babası bir o kadar romantik, duygulu, mistik bir adamdır.

Bu dikkate değer karışımın meraklı çocuğu “abla” 20’li yaşlara kadar ana babasının yükledikleriyle yarattığı Dünya görüşünden 20-30 yaş arası ufak ufak şüphelenmeye başlar. Eski bilgiyle ayak uydurmak pek mümkün görünmediğinden, değişmekte olan gidiş için yeni bir Dünya görüşü üretmeye çalışan “abla”, Basiret Hanım'ın henüz isimsiz desteğiyle 30’lu yaşları başında şu temel bilgiye ulaşır: Her şey bundan ibaret olamaz! 40’lı yaşlar “abla” için sonsuzluk anlamına gelen Herşey bundan ibaret olamaz! dışında ne olabileceği araştırmasıyla geçer ki bu, içinde kaynağının, “abla”nın bizzat kendisinin olduğu bilgi ve sevginin sonsuzluğu fikrini, sizi yeniden deri verip cehennem ateşinde yakacağız diyen Tanrı yerine, gözden geçirip güncellediği, “abla” ile işbirliği içinde sınırsız sevgi, merhamet, hoşgörü ilhâm eden Tanrı düşüncesini barındırır.

Öte yandan Basiret Hanım’ın yönlendirmesiyle kendine yolculuğu sırasında karşılaştığı 5 sayısı, mistik açıdan değişim anlamına geldiğini öğrendiği, değişimin enerjisini barındıran sayıdır. Bu açıdan “abla”nın, 1958 yılının (1+9+5+8=5) 5. ayının 23. gününde 2+3= 5 doğarak taaa başından saf, sağlam bir değişim iddiasıyla Dünyaya geldiği söylenebilir.20-30’lu yaşlarından başlayarak bir tuhaflık sezdiği Dünya düzenini değiştirmeye kendisinden, kendi deyimiyle tam bastığı noktadan başlaması gerektiği bilgisine varır varmaz yola çıkışı boşuna değildir.

Etiketler: , ,

Sinirlilik “abla”ya göre sondan başa giderken SALDIRGANLIK ile ÖFKE arası bir yerde barınır, oradan yayılır, KORKU ile tetiklenir.

Cemreler düşeli, salonda soba başındaki yatağını eski yerine, küçük odaya taşıyan “abla” penceresi dibinde anî bir tıkırtıyla uyanır; kulağına gelen uyarandan bir sonraki, diyafram civarına inmiş beklenmedik yumruk etkisi: KORKU! Çomar havalanıp indikçe döşemede tınk! sesi veren bir şeyle oynamakta, öyle kaptırmış ki, arada halâ ufak bedeni gümmm! diye “abla”nın bölünmüş uykusuyla ne yapacağını düşündüğü odanın duvarına bindirmekte… Saat 6:25! Kedi saati!

Bir sonraki duygu, ÖFKE! Be hayvan, evvelki günkü gibi bir parça ambalaj köpüğü, kuru yaprak… getirsen, sessizce –sessiz?- oynasan, oynamasan sabahı beklesen olmuyor mu? Son duygu/tepki gülünesi durumu ayırt etmeksizin SALDIRGANLIK!

Uykusu iyice seyrelen “abla” bir süre pencerenin kıyısından Çomar’ın 2001 Uzay Macerası’ndaki mağara adamı gibi havaya fırlattığı kemiğin aksine, yine kemik olarak düştüğü neşeli oyunu izler, yüzünü yıkar, bilgisayarı başına geçer; bir arkadaşının yolladığı portalden E. Karaindrou’nun, filmden çok sevdiği Sonsuzluk ve Bir Gün’ün müziği, saate, kırılmış uykuya çok uygun… Yüreğinde korku, öfke, saldırganlık yatışmış da olsa; aklında, …isminizi ne zaman görsem sinirlisinabla diye okuyorum deyip gerçekten sinirli olup olmadığını soran bir yorum.

Sinirlilik “abla”ya göre sondan başa giderken SALDIRGANLIK ile ÖFKE arası bir yerde barınır, oradan yayılır, KORKU ile tetiklenir. Bu süreçte, sade sakin yaşamında gözleyip/izleyip fark ettiği, en az iki duraklama, çok değerli seçim yapma anı vardır: KORKUya kapılmayı reddedersem diye düşünür, ÖFKElenmeme gerek kalmaz, gâfil avlanıp bu seçim anını kaçırır da öfkenin baldan tatlı çekimine kapılırsam, ne yapıp edip orada kalmalıyım der; bilir ki zamanında, bir şeyleri sağa sola fırlatarak sergilediği SALDIRGANLIK hepsinden çooook daha yıkıcı!

Şimdilerde değilse de eskiden sinirli bir kadın olan “abla” neden sinirli/öfkeliydi?

İstediği kadar iyi bir anne değildir; Mükemmel bir kadın olan annesine bakan “abla” yarısı kadar bile olamayacağına karar verir, kızının da “abla”sı olmakla yetinir. Yetersizlik kaygısından gelen bu tavır kızının, anne seni bazen çok seviyorum, bazen de nefret ediyorum! diye ifade ettiği bir karmaşaya neden olur.

Hayâl ettiği kadar iyi bir grafiker değildir; İyi bir tasarımcıdır ama ondan daha üstün örgütleyicidir. Eşelendiğinde altından yine yetersizlik ve bağlı olarak onay arayışı çıkacak olan bu durumda o, köşesinde boyalara bulaşıp kessin, yapıştırsın… ister. Patronları ise iş arkadaşlarıyla başarılı ilişkisine bakıp onu istediği yerde değil kendi istedikleri konumda çalıştırırlar, kendi sorumluluklarını da üzerine yıkarak...

İhtiyacı olan hak ettiğini düşündüğü parayı kazanamaz; Sektörün neredeyse karakteristiği fazla mesaili çalışma düzeni mantığına uymaz, direnir, direnişini yayar, örgütler. Bir patronuyla beğenmediği zam oranı ile ilgili konuştuğunda liyâkata bakıldığı... cevabı almışlığı vardır. Bu durum, “abla”nın en derinde kendini, değersiz hissetmesinden kaynaklanıyor olabilir. İçinden bir ses bir insan olarak, yaşayabileceğin kadar para için kendini bu kadar paralamamalısın! der ama bir başka yol önermez; Basiret Hanım’la henüz tanışmamış “abla” bunun ne anlama geldiğini çözemez.

Yaşama alanının daralmakta olmasına katlanamaz; İşe giderken olabildiğince arka, az trafik, park bahçe sokaklardan yürüyen “abla”, bahçelerin yerini otoparkların, ufak arabaların yerini Bizans temelli kentte sıkışık trafiğin nedeni uçan dairelermiş gibi kornalarına dayanan jeep’lerin almasına büyük tepki duyar. Akmerkez önünde bir galeride sergilenen hummer’a hayran hayran bakan bir oğlanı ne iğrenç! AİDS’li tabutu gibi… diyerek haşlar, yetmez, bir dönem içinden geçtiği otoparklardaki jeep’lere, işyerinde bastığı Seni sevmiyorum! Yaşama alanımı daraltıyorsun! yazılı sticker’lar yapıştırır.

Gürültü herkesi olduğu gibi “abla”yı da sinirlendirir; Bir tek Mecidiyeköy’de, üzerinden Çevre Yolu geçen Likör Fabrikası Durağı’nda huzur duyar, burası İstanbul’da bilmem kaç desibelle en gürültülü yerdir, söz konusu huzur felâket anlarında duyulan yapılacak hiçbir şey yok! teslimiyetinden gelen deriiiiiiiin huzur duygusudur!

Zaman yetmez; İyi filmleri, klâsikleri izlemeyi seven “abla” geç saatteki İki Film Birden Kuşağı’nı izlemek ister; gündelik koşuşturmadan öyle yorgundur ki kanepede uyuyakalmamak için salonun ortasına dikilir, filmin sonunu ancak öylece getirebilir, üstelik okumak istediği kitaplar da vardır. Bir gece ölmüş annesi rüyasına girip “abla”ya …hiç gülmüyorsun sen! demese, gülmeyi bile unuttuğunu fark etmeyecek!

İç dürtülerini bastırır; Yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden olsa gerek, ikili ilişkilerin yan etkilerini göğüslemekte zorlanır. "Abla" çapkın görünmesine karşın çooooook mazbut bir hayat sürer ama, aşağıyla bağlantısını kesmekle öğündüğü cinsellik talep eden kırmızı ışık beyninde yanar söner, yanar söner… veeee tüm bastırılmışlıklarda olduğu gibi öfke üretir.

Verdiği hiçbir oy yerini bulmaz; insanlar nasıl bu kadar aymaz olabiliyorlar? gerçek çıkarlarının neden farkında değiller? niçin hep olmaması gerekenler oluyor?... der durur. Her şey ne kadar yanlıştır; savaşların kötü olduğunu, acı getirdiğini bile bile neden halâ savaşıyorlar? neden silah, sigara üretiyorlar? Üç yaşındaki küçücük kızını bağrına sevgiyle basan baba nasıl oluyor da internette kirli kız çocuk kiloduna bilmemne kadar dolar ödeyebiliyor? Aklının almadığı çok şey vardır, sorar, okur, anladıkça öfkelenir, bir şeyler yanlıştır; belki “abla” yanlıştır…

Belki “abla” yanlıştır: Kendisini eksik, yetersiz, değersiz hissetme, yanlış anlaşılma, aptal yerine konma, kullanılma, yapmak zorunda kalma… korkularından kaynaklanan, kendisini zinde tuttuğunu düşündüğü/sandığı öfkesinin hırpalayıcı, yıkıcı etkisini fark edip öfkeden kurtulma kararı almasıyla, sakin sade bir yaşam seçmesi neredeyse eşzamanlıdır. Şehrin hızlı yaşamı, elementi cıva olan bu Merkür kadınının, kendisinin de katkıda bulunduğu yaşam yarışında, korkunun öfkeye, öfkenin saldırganlığa yol açtığını keşfedebilmesine izin vermez.

Öte yandan, saman alevi sınıfından öfkesi ile “abla” hiç de kindar bir kadın değildir. Kardeşlerinin sıklıkla önerdikleri biçimde sana yapılanları unutmasan…. yollu az dozda kinci olmak bile ona göre değildir, unutur! Kendine karşı kıyıcıdır, karşıdan geleni affeder. Kusurları parlayıp sönen öfkesinden kaynaklanır. Yılın sekiz ayı denizde, kalan dört ayı ise orta kulak iltihabıyla geçen çocukluğundan kalma işitme kaybına Merkür hızı/huyu zaman arızası eklenince ortaya dinlemeye/duymaya sabrı olmayan biri çıkar; ne olduğunu duyup dinlemeden, kendine anlama fırsatı tanımadan bir elinde katran dolu kova, diğerinde tüy dolu torba dolanır. Yargılamadan infaz ne kelime, dinlemez bile… Keskin sirkenin zararının küpüne olduğunu bile bile öfkeyle kalkıp zararla oturur! Bir değil, bir çok kez!

Bir değil, bir çok kez! Bu yüzden öfkeden kurtulma kararı almıştır “abla” çalışmalarını gayretle sürdürür, henüz çalışmadığı yerlerden sorular gelip, Yeşilçam melodramlarına özgü, bir sözü, öyküyü, durumu… yanlış yorumlamasının yol açtığı ve artık ne yapması gerektiğini bilemediği, ileri gidemediği, geri dönemediği yanılmalar/yanlış anlamalar olmasa her şey yolunda sayılır.

Etiketler: , ,

“Abla” önlerinde laptop, bloguna nasıl ulaşabileceğini soran kuzenine, uygulamalı kurs vermekte…

Kuzeninin sen bu (9 Temmuz 2008 tarihinde kapatılan) onpunto’yu, nereden buldun Fatoş Abla? sorusunu soba, dirsekten tıp! tııııp! akıtıyordu, yere gazete yaydım… diye yanıtlayan "abla", iki yıldır gazete okumadığından ortanca kız kardeşinin soba tutuşturursun diyerek üşenmeyip Bursa’dan getirdiği, iki yıl öncesine dek günlük ihtiyaç listesinin başında olan gazetesi Cumhuriyet’in iç sayfalarından birini halının üzerine soba borusundan sızan ziftli suyun damlayıp sıçrayabileceği alanı kestirmeye çalışarak yayıp, yazılı her şeyi okuma alışkanlığıyla bakarken gözüne takılan “blog” sözcüğü üzerine birkaç sütunluk yazıyı okur. Bilgisayarının başına geçer, onpunto’yu arar, bulur, inceler ve 21 Mart 2007 tarihli ilk yazısını yazar.

Çalıştığı yıllar boyu yanı başındaki koltuk, sandalye, tabure, kalorifer peteği, etajer üzerine tüneyecek bir şey yoksa çömelerek duvarın dibi… hiç boş kalmaz. Arkadaşları, kimi parasızlıktan, kimi aşksızlıktan, kimi bir diğerinden, kimi kendinden dertli, gelir kelin merhemi olsa kendi kafasına sürer demez anlatırlar; “senbilirsinabla”nın merhem reçetelerini alıp Konsomasyon Taburesi’ni sıradakine bırakır gider.

Blogun adı budur: Konsomasyon Taburesi!

İlk ve son kez kendi ağzından kendini tanıtan "abla", blogunun amacını şöylece anlatır: Dünya Planeti üzerindeki yarım yüzyıllık yaşamımda başımdan, babamın memuriyeti dolayısıyla taşrada dolaşarak büyüme ve yan etki olarak büyük şehre uyum sağlama zahmeti, iki evlilik (iki boşanma), bir evlat yetiştirme, sayısı bende saklı bir çoğu kırık aşk hikayesi, bir sürü iş değiştirme, ana baba kaybı, kıt kanaat geçinme sınavı... geçti. Bu arada edindiğim engiiiiin tecrübeden ihtiyaç sahiplerini yararlandırayım dedim; yargılanma endişesiyle, en yakın arkadaşa bile sorulamayan sorular vardır ya! Çoook ciddi yanıtlar, hayatı tek sözcükle yoluna sokan süper çözümler peşinde değilseniz, işinize yarayabilecek bir şeyler söyleyebilirim...

Aklında, rümuzlu yazışmalarla olup bitene, olabildiğince çok açıdan bakarak, eğlenceli bir yaklaşımla merhem reçeteleri önermek varsa da reytingi düşük bile denemeyecek “abla” bakar, herkes hayatından memnun, çıkar kendi tüner Konsomasyon Taburesi’ne… İçindeki kayıp çocuğu bulma, kendisini değersiz, yetersiz hissetme, özgürlüğünü yitirmekten korkma -o kadar ki yaşamı boyu bu uğurda sevgiden vazgeçmiştir-, yatıştırılması gereken büyük öfke, yaşam amacıyla ilgili dersleri alma, aldığını anlama ve içselleştirme, kendisinden ölürcesine nefret eden birini sevmeye devam edebilme… Yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi, yazdıkça derine inmesi… gerekir: Eteğinde dökülmesi gerekli biiiiiiiiir yığın taş!

“Abla”nın yıllar önce, orta yaşını geçmiş bezgin bir İngiliz kadının katıldığı turla Yunan Adaları'na gidip kadınlığını keşfetmesini anlatan Shirley Valentine filminde gördüğü bir sahne; kadınların birer ayna alıp cinsel organlarına bakmaları, bedenlerinin, yasalar, yasaklar, töreler, dinî baskılar yüzünden varlığını reddettikleri bu kısmıyla tanışıp barışmalarının önerildiği bir terapi seansı! Bu “abla”nın, kadın olan parçasına ilk dikkat çekilişidir! Ardından aynaya, eş, iş insanı, anne, arkadaş… “abla”nın bir çok görüntüsü düşer; ona düşen, parçaları birleştirmek, güzel bir bütün olduğunu anlayıp kendisini sevmektir. Boşanmaları sonrası katıldığı 1 yıl grup terapisini bu nedenle ev yapımı terapi biçiminde devam ettirmesi gerekir, “abla”nın Konsomasyon Taburesi’ne oturması bir yıllık bir süreç değildir, kadın neredeyse oldum olası tabure üzerindedir! Merhem reçetelerinin çok tutması bundan olmalı! Doğal terapist kimliği, kedilerine düşkünlüğü ile birleştiğinde geçmiş yaşamlarından birkaçını, yakılarak öldürülmüş en az üç-beş cadı olarak sürdürdüğünü düşünmek pekalâ mümkün!

Yaşamı boyunca ilki 40. yaşı olmak üzere birkaç yıl günlük tutar “abla”, sonra bir okur ki, sayfalar dolusu dedikodu! Olaylarla ilgili duygularından eser yok! Bu yüzden Konsomasyon Taburesi’nde gezilerini, izlediği filmleri, kedilerini, yaşamını anlatırken becerebildiğince duygularını katarak, kendi gözünden, yüreğinden anlatmaya özenir. Bu özenin doğal sonucu olarak ego’su Sebastian, sağ duyusu-üstbenliği Basiret Hanım ete, kana, cana bürünür, dile gelir; diğer iki blog …demek isterdim! ve Öte yandan… böylece ortaya çıkar. Zaman içinde bloglardaki anlatım değişir; uzun cümleler okunurken dağılan dikkat, düşünce/betimleme belirleyen eğik/italik iç cümleciklerle toparlanır. Uzun yazı okumaya zamanı/sabrı olmayanlar için de yazının ilk bakışta ne anlattığının anlaşılması amacıyla metin içinde kalın/siyah/bold yazılar artırılır.

Onpunto’da, Puffy’i yazar kadrosuna kattığı, bazıları merhem peşinde arkadaşlar edinir “abla”, kitaplar önerdiği olur, yazıları dışında özel yazışarak hoşlanmasalar da terapi yaparak canlarını sıkıp küstürdükleri olur. Aralarından “abla”yı sevip sevgilerini ilân eden, yanına geleceğini söyleyen birinin de olduğu bir grup yeni arkadaş!

Öte yandan, Basiret Hanım’ın hatırlatmasıyla “abla” birden farkına varır ki, şu ya da bu yolla Konsomasyon Taburesi, …demek isterdim! ve Öte yandan, yarattığı arkadaş grubu ve Aralık 2007 başında konan bir sevgili arkadaşının hediyesi sayacın ulaştığı 1500 kişiyi aşan sessiz okurun gösterdiği gibi, amacına ulaşmış! Yazılarının kendileri için bir anlam taşıyacağı kişilere ulaşmasından mutluluk duyan “abla” sonunda eteğindeki taşlardan kurtularak hafifleyip sonsuz huzuru yakalayabileceğini, ne kadar acı çekerse çeksin buna değeceğini bilerek zaman zaman çok canı acısa da içine, içerilere bakmaya, gördüklerini yazamaya devam edecek…

Etiketler: , ,

Durgunluk, sessizlik, uyaransızlık, yanıtsızlık “abla”nın kitabında, ölümle eş anlamlıdır.

3 Mart 2007, “abla” ve kız kardeşleri çoktaaaan başlamış tam ay tutulmasını kaçırmamak için arada bir sobanın gürül gürül yandığı sıcak salondan “abla”nın tekstilci arkadaşının verdiği döşemelik kalın kumaş örneklerini boyayıp kurdelelerle ekleyerek yaptığı şallarına sarınıp serin verandaya çıkarlar. Rasata uygun hava rüzgârsız, gece yarısını geçe gerçekleşecek tam tutulmaya daha var, içeri dönerler. Ortanca kardeşin, ailesi, Yunanistan’da oturan bir öğrencisinin getirdiği övdüğü kadar var! incecik çekilmiş kahveyle yaparak içtikleri nefis Türk kahvesi falı kapattıkları fincanlar soğumuş… Her ne kadar geçmişimizi bildiğimize göre geleceğimizi de biliyor olmalıyız iddiasında olsa da “abla” bir kanıta sahip olmak, karşılaştırma yapabilmek amacıyla not almak üzere kucağına tek çizgili A4 boyutlu okul defterini ve tükenmez kalemini alır, kulağını açar.

Ortancanın “abla”nın fincanında gördükleri; Güzellik, iyilik ve hoşlukla çalıştırdığın mekanizma, girmek istediğin kalın kontürlü alana işlemiyor, sen bu alana girmeye çalışırken cılız iyi niyetin bir dizi atın kopup geldiği ışıklı yola bağlanıyor. Atlar az eğimli bir yerden ışığı yelelerinde sürükleyerek bir yamaca sarıyorlar. Girmeye çalışıp da başaramadığın kalın kontürlü alanı tüm reel çözümlemeleriyle düşüncende donduruyorsun. Atlar düzgün olmayan çok düzenli bir olaylar silsilesi bir dizi inci gibi, aralarında bir at senin kısmetin/muradın ve bu at, inci dizisinin ayrılmaz bir parçası; öndekiler neredeyse dorukta, yamaca ulaşarak ışık içinde eriyorlar ya da ışık o kadar etkili ki sen, onlar doruğa vardıklarında ışığı görüyorsun. Bu çok disiplinli, düzenli doruğa yolculuğu izliyorsun. Yüreğine üç parça ışık iniyor. Özel ambalajlı, özenilmiş bir şey sana ulaşacak, sen aydınlığa takılmış olduğundan gereken/hak ettiği ilgiyi göstermeyeceksin. Doruktan akan ışık içinde devinimsiz ulu bir kişi, ayağı dibinde bir F harfi, çevrede 7-8 göz aydını… Sen çok sabırlı, seçilmiş bir devinimsizlik içindesin. Gizliden seni izleyen iyi niyetli iki çift göz! …tabağında gördükleri; Bir sorun çözülüyor, çözümlenme süreci birkaç yerde donuyor, akmakta iken rastlantısal donmalar oluyor, çok ilginç!, birileri fikir beyan ediyorlar, o arada yine bir akış oluyor, sonra yine tıkanıyor. Çözüm, meselenin kendisinden daha ilginç, iş bitmişken bir engelle karşılaşıyor, bu süreç seni üzmüyor. Birileri çevrende para saçıyor; bu iş çevrendekilerle birlikte sürüklediğin bir şey, tüm çevrendekilerin rol aldığı iki ileri bir geri olaylar, tıkanıp açılmalar sonucu senin göz yaşlarınla mutlu sona ulaşacak! Sonrasında, bir dönemi kaplamış olmasına karşın olay üzerinde hiç konuşulmayacak. Konu çoktaaaan geride kalmış görünüyor, senin çevrende üretiliyor, fikirler, paralar, birlikte bir dönem yaşanıyor, sonunda bir çözülme rahatlama…

Gezegeni Merkür’ün, 18 saatlik kısa günü ve bir kedinin patileri arasına düşmüş talihsiz yumak örneği karmakarışık yörüngesiyle, bekleme özürlü “abla”nın ne zaman? sorusuna Ay’lı, sonsuz sabır kapasiteli ortanca kız kardeşin epey zaman alacak! yanıtı “abla”nın kanını dondurur… Onun epey zaman alacak!’ı, burcunun elementi cıva olan, uzun süre aynı biçimde oturamadığından iki saatlik grup terapilerinde sandalyede kıvranan, festivallerde arasız film izlerken bacaklarına kramp giren, arka arkaya üç bardak çay içme süresinde bile üç kez ayağa fırlayan, kardeşlerinin eyvah! dolanmaya başladı, çabuk şuna bir iş uyduralım, eline düğme, sökük bir şey verelim de bize sarmasın! dedikleri “abla” için, olmayacak iş! anlamına gelir!

İşin kötüsü şu, biraz zaman alacak… lâfını ikinci kez, yakında, komşu ile soba operasyonu sırasında onun hızlıca baktığı fallardan birinde bir şey görüp söylediğinde duyan “abla”nın tüyleri yine diken diken olur, bir yıl geçti diye düşünür, halâ mı zaman alacak? Durgunluk, sessizlik, uyaransızlık, yanıtsızlık “abla”nın kitabında; 27 yaşında bademcik ameliyatı geçirip bir kaç günlüğüne sesi kesildiğinde, 3 yaşındaki kızının elini başına koyupi ölecek misin anne? diye sorduğundaki gibi ölümle eş anlamlıdır. Zamanın “abla”nınki dışında normlarla kavranıp, olayların buna paralel hızla gelişmesini beklemek onda, bedeninin boylamasına dilimlenmesi kadar acı yaratır! Bir şey “abla” hızına uygun biçimde devinmiyor, gelişmiyorsa onun için ölüdür, bu yüzden kim bilir kaç tren kaçırmıştır ve daha kaç tane de kaçıracaktır!

Öte yandan, Basiret Hanım’dan aldığı tüyolarla “abla”nın metabolizma, kavrayış, tepki… hızına bakıldığında yaşamı boyu çok kişinin fark etmediği bir çok fırsatı/treni yakalamış olması olasılığı da gün gibi ortadadır. Hayatın çok adil, her şeyin 50/50 düzeninde olduğuna candan gönülden inanan “abla” için mesele, bardağın dolu ya da boş yarısını görmekte ısrar edişimizde olduğu gibi, konuya hangi açıdan baktığımız meselesidir, o kadar! Enerji parçacıklarından oluşan düşüncenin, maddeyi, dolayısıyla da geleceği şekillendirebileceğinden hareketle, yarısı dolu bardak fikrinden fazlalık, varsıllık, doluluk, bardağın yarısı boş ısrarından eksiklik, yoksulluk, boşluk üreteceği noktasına vardığında “abla”nın artık tek yapacağı, ibreyi artıdan yana tutmak, en azından buna gayret etmek olur.

Kendisi için ölüm kalım savaşı olduğundan Sebastian’ın baltaladığı ibreyi artıdan yana tutma çabasında “abla”, bir Kryon kitabında okuduğu ve epey aklına yatan koşu bandı örneğini unutmamaya çalışır. Zamanın çizgisel değil dairesel bir koşu bandının hareketli bandı olduğunun varsayıldığı bu örneğe göre, bandın üzerinde yürümekteyken elinde ağzına dek sıvıyla dolu bir kap tutan kişinin, bandın hareketiyle sıvı dökülüp geride kaldıkça ve bant döndükçe az önce dökülen sıvıyla tekrar tekrar karşılaştığı bir kurgu; doğal olarak neyle karşılaşmak istiyorsa onu koymalıdır kaba, “abla”nın aklında sevgi için yavru ağzı-pembe ışıltılı, hafifçe buharlaşıp havayı taze biçilmiş ot kokusuyla dolduran cinsten bir sıvı… Basiret Hanım’ın dediği gibi, o, yeterince döküp-saçıp bir o kadar da karşılaştığında, hak ettiğini bildiği ve sahip olabilmek için kendisine izin verdiği sevgi dolu bir sevgili/arkadaş/eşe kavuşacak!

Etiketler: , , , ,

O gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü, rengârenk ışıklı, deriiiin helezonun dibinde yatan, çaresiz küçük çocuk “abla”yı sevmiştir!

Kadının, bileğinden değil, dirseğinden değil omuz başından güç alarak savurduğu tokat, masanın öbür yanında, karşısında oturan kocasının yüzünde şaklar; gözlüğü fırlayan adam “abla”ya çok uzun gelen bir sessizlik anından sonra yavaşça yerinden kalkar, koltuğun arkasına uzanır gözlüğünü bulur, kontrol eder, yerine yerleştirir, bir şey demez, hiç ses çıkarmaz… Kadın çığlığa yakın tonla yakınmaya devam ederken onunla aynı tarafta oturan “abla”nın aklında nereden girdim bu işe, nasıl sıyrılsam? düşüncesi, pes perdeden yapmayın, etmeyin demekte…

Tüm parçaları yanlış boşluklara yerleştirilmiş, tamamen dağıtılmadan her bir parçanın doğru yeri bulması imkânsız bir puzzle! Kırık bir aşk hikâyesi yüzünden intihara kalkışmasa, ana babasının, varlığını fark etmeyeceği genç kızın ağabeyleri, siyâsi hâl ve gidişlerinden kaynaklanan bir takım olaylarla ailenin gündemini tamamıyla işgâl eder. Unutulmuş çocukluk ve ucuz atlatılan intihar olayına karşın sevdiği bir başka adamla evlenme şansına kavuşur genç kadın ama travmatik yetişme biçimi etkisini göstermekte gecikmez: Üçüncü yıldan sonra cinsellik boyutu olmayan bir evlilik yaşamı sürdürmeye başlarlar. “Abla”nın kadınla iş arkadaşı olması bu garip evlilik ilişkisinin kangrenleştiği döneme denk gelir. Vak’a çok ağırdır; “abla”yı aşar, kadına birkaç yıl önce katıldığı grup terapilerinde birlikte çalıştıkları uzmanlarla görüşmesini önerir, randevu alır; iyi niyetle, gayretle gittiği birkaç görüşmeden terapi sonraları işyerine, gözleri ağlamaktan kan çanağı, dönen kadın, doğru parçaların doğru yerlere konabilmesi için gereken yeniden parçalanma sürecinde öyle acı çeker ki vazgeçer ve “abla”nın tüm yüreklendirme çabasına karşın terapiyi bırakır!

Bu durumda hemen herkesin yaşadığı biçimiyle hatanın kendisinde değil kocasında olduğunu iddia eden kadınla, kişilik testlerinden olumlu sonuçlarla dönen kocası arasında daha çok hatanın kendisinde olabileceği düşüncesini aşamamanın yarattığı gerginlik yüzünden şiddet içeren sert tartışmalar yaşanmaya başlar.

Aralarında, kadının diz çöküp “abla”nın ellerini öperek yardım istediği dramatik bir sahnenin de yaşandığı, geniş zamana ve zemine yayılmış bir Konsomasyon Taburesi dönemi başlar. İş ilişkisinin dışına çıkmak ve ikilinin, bayağı çetrefil hikâyesine dâhil olmak istemeyen “abla”nın mesai yazarım bak! diyerek yaptığı şantaja da kulak asılmaz ve böylece ikilinin gönülsüz terapisti olur…

Adamın olumlu çıkan kişilik testleri, terapiyi yarım bırakmış kadın tarafından yeni bir darbe olarak algılanır/yaşanır. Bu arada hayat sürer, adam başka yerde çalışıyor olsa da birlikte çalışıldığı zamanlarda iş yeri küçük olduğundan her olay ekibin tümü tarafından paylaşılır.

Adamın çalıştığı işyerinden bir başka kadının, onu, görünürde, geçerken arabasıyla evinden alıp evine bırakma ötesine geçmeyen ilgisi, mevcut şartlarda, kızın telesekreterine hakaret dolu mesajlar bırakmaya varan başka bir krize neden olur. Geceleri “abla”yı uykusundan uyandırıp telefonla terapi talepleri, bu gece sana gelebilir miyim?ler, sayısız intihar tehditleri... Bu arada “abla”nın tarafsız olmaya çalıştığı, olmayan cinsel yaşamın da tartışıldığı, detaylı bir çok oturum gerçekleştirilir.

Nihayet, bir süre ayrı yaşama kararı alırlar, adam başka bir ev tutar, taşınır, yeni yaşamı hep beraber bir parti ile kutlanır; bir kaç ay sonra genellikle yeni seçenekler yaratma konusunda güvensiz çiftlerin yaptığı gibi karı koca yine bir araya gelirler.

Öte yandan, aslında tüm bu dönem boyunca adam, “abla”ya aşıktır.

Bu gürültü patırtıdan yaklaşık bir mevsim önce, bir Cuma akşamı iş çıkışı “abla”yı da ite kaka yanlarına katıp Taksim’e, veresiye de içtikleri cafe/bara giderler, sohbet ilerler, her zaman olduğu gibi baş konu “abla”nın yalnız olmakta niye ısrar etmesidir?.. Konu yine masaya yatırılıp irdelenirken “abla”nın arkadaşı uyur/sızar, sohbeti kocası sürdürür; gecenin iyice ilerlediği bir saatte, sorguya dayanma gücünün sonuna gelen ve ne olursa olsun itiraf etme sınırına dayanan “abla”, rakının da etkisiyle olacak, çok içten bir açıklama yapar acı çekmekten korktuğunu söyler! 10 yıl sonra, bu gün bile, bu konuşmayı hatırlarken "abla"nın gözü önüne, acı çeken/çekmekten sakınan, embriyon pozisyonunda bacaklarını karnına toplamış, ışıklı, rengârenk, derin ama çok derin bir helezonun dibinde yatan küçük bir çocuk/bebek gelir. “Abla” adı gibi emindir, o gece o adam, “abla”nın içinde gördüğü, en derinde yatan çaresiz “abla”yı sevmiştir.

Kriz yaşanırken, hiçbir şey söylemediği -ki adamın yapısında bu yoktur- “abla”nın odasında, o çalışırken masası karşısına düşen koltukta oturup gözünü anlamazdan gelen “abla”ya dikerek çooook uzun zamanlar geçirmişliği vardır. Birlikte içme fasıllarının devam ettiği görünüşte her şey yolunda akşamlarından birindeki, çok hassas bir durumu da “abla” Basiret Hanım desteğiyle, ben senin karınla başa çıkamam! deyip şakayla karışık atlatır. “Abla”nın arkadaşı, burnunun dibindeki durumu kabullenecek cesareti/gücü olmadığından çok akıllı bir kadın olmasına karşın kaybettiği yüzüğünü karanlık diye bodrumda aramak yerine kapı önünde bakınan Nasrettin Hoca misâli, kocasının iş arkadaşına, hayâli sevgiliye yansıtma yolunu seçer.

Karı koca bir araya geldikten sonra çalıştığı iş yeri kapanan adam, karısı ve “abla”yla beraber çalışmaya başlar, 1999 depremini beraber yaşarlar, işyerini daha sağlam bir semte taşırlar, adam kısa dönem askerlik yapar döner, bir haciz yaşarlar. Sonunda “abla”nın yıllarca karısıyla anlaşıp belirledikleri ücreti, iyiden iyiye iş bölümünde söz sahibi olan kocaya fazla gelir, anlaşmazlık “abla”nın işten ayrılmasıyla sonuçlanır.

Öncü ve artçı sarsıntılarıyla uzun zamana yayılmış bu dehşetli depremler dizisinden “abla”, kız kardeşinin baktığı bir kahve fincanında gördüklerini, etraflıca tarif ederken söylediği …bu dönemden, bir yangından geçer gibi ama hiç etkilenmeden, alevler arasından sıyrılıp çıkacaksın!.. dediği gibi çıkaaaar gider.


Etiketler: , , , ,

"Abla"nın elinde, belli belirsiz, insanların beklentilerini karşıladığı sürece sevileceği bilgisi vardır, o kadar!

Çocuklukları boyunca oyun arkadaşı olan “abla”nın babası, kızlarının genç kızlığa geçişi ve sonrası, kumandayı, mantıklı, disiplinli, otoritesi tartışılmaz annelerine bırakır. Sevgili oyun arkadaşlarını yitirmek “abla”da halâ çözülmemiş bir hüzün tortusu yaratır. Genç kızlığında asi, dik başlı bir evlâda dönüşüp yarattığı emsâlsiz anarşi ortamının nedeni bu olsa gerektir.

Lise yıllarında, ailece görüşüyor olmanın da verdiği cesaretle okula giderken uğrayıp evinden aldığı, sonradan ilk eşi olacak yeşil gözlüyle, bakışma dönemini kısa tutup, arkadaşlığa, ardından oğlanın aileler arası sosyal statü farkını dert edip içine sindiremeyen okul disiplin kurulunca her hafta sorgulanmasına neden olacak flört faslına geçer “abla". Oğlanın bir sınıf büyük olması, İktisat Fakültesi’ni kazanması ve İstanbul’a okumaya gitmesiyle evdeki anarşi ortamı az yatışsa da, memlekete gelişlerinde, bir araya gelme çalışmalarında “abla”nın eylemleri ev halkını bunaltır. Baba sessizdir, büyük olasılıkla …bu kız… diye başlayıp biten cümlelerle anneyi gizliden sıkıştırır. “Abla” babanın muhatabı olmak için, o dönemin, taşra şartlarının elverdiği ölçüde şansını/sınırları zorlar, direkt sözlü sataşmada bile bulunur, fayda etmez; baba sessizliğini sürdürür.

Ertesi yıl “abla”; liseyi derece ile bitirmesi, sınav sonucu bilgisayar yerleştirmesi ve yetenek sınavı sonucu olmak üzere millet bir yere giremezken üç ayrı yere kayıt hakkı kazanır, neyse ki tek kişidir, ağırlığını yetenek sınavı sonucundan yana kor ve İstanbul’da grafik okumaya başlar. Yurt hakkını kazanıp teyzesinin Galatasaray’daki, birkaç yıl önce bombalı araçla uçurulan İngiliz Konsolosluğu giriş kapısına bakan evinden Cağaloğlu’na, Taşsavaklar Sokak’taki, arka pencereleri Web Ofset’e bakan Kız Öğrenci Yurdu’na henüz taşınmıştır ki, o yıllarda zil zurna aşık olduğu “abla”yı elimden kaçırırım kaygısıyla ille de nişanlanalım! diyen yeşil gözlünün bastırmasıyla yeni bir kriz daha yaratılır.

Annesiyle, onun İstanbul’a bir gelişinin dönüşünde, Harem’den yola çıkıp birlikte yolculuk ederlerken, konuyu açacak cesareti “abla”, ancak Nuh Çimento önünden geçerlerken bulur. Konuşur ama annenin tavrı, babanın da etkisiyle öyle katıdır ki Nuh Çimento’nun bacalarından savrulan toz çimento sanki “abla”nın akciğerlerine dolmuştur, bedenindeki suyla birleşmiştir ve göğsünde dayanılmaz boğulma duygusuyla taşlaşıp kalmıştır! İşin tuhafı bu nişan işinin, ne kadarının kendi talebi olduğunun bilincinde bile değildir; elinde, belli belirsiz, insanların beklentilerini karşıladığı sürece sevileceği bilgisi ve babasının direncini kırıp onu geri alma isteği vardır, o kadar!

“Abla”nın tanık olmadığı, olsa da, anne-baba, çocukların bilmemesi gereken konuları Rumca konuşarak birbirlerine aktardıklarından anlamadığı görüşmelerin, olumsuz yanıtlanmış sonucu anne tarafından tebliğ edilir. “Abla”nın bu konuda konuşmak isteği, babanın sessiz, ifadesiz tavrını sabırla koruduğu bildik duvara çarpar.

İstanbul’da yeniden bir araya gelen “abla” ile yeşil gözlünün eylem planı hazırdır; işbirlikçi oğlan ailesinin ekonomik desteğiyle gider birer alyans alırlar, en şık giysisi kuzenlerinden birinin ördüğü önü desenli süveteri ile “abla” ve oğlan, siyah beyaz bir fotoğraf çektirirler, Intercontinental Otel’in Taksim meydanına bakan, birkaç yıl sonra 1 Mayıs’ta insanların üzerine ateş açılacak hâkim noktalardan biri olan, en üst katında birer alkollü meyve kokteyli içip yüzüklerini takarlar; “abla”nın aklında nişanlıdan çok babası…

Bu çok büyük bir eylemdir, “abla” eve hafta sonu ööööylece gitmeyi göze alamaz, rica eder, yalvarır, kendisine eşlik etmesi için sevgili bir okul arkadaşını kandırır, birlikte giderler. Aile terbiyesi -kol kırılır yen içinde kalır! misafirin yanında olmaz!-, babasının bu büyük meydan okumayı görmezden gelmesini sağlar ve izleyen günlerde de olay gündemden düşer.

Eylem insanı “abla”, babasının onu yok saydığını düşündüğü yıllar boyunca, tepki, cevap, herhangi bir karşılık almaya çalıştığı ve alamadığı eylem yıllarında babasına sözlü saldırılarında, her defasında, annemle değil benimle konuş, bana söyle ne söyleyeceksen! der, der ama…

Öte yandan, herkese, her olumsuzluğa affedip sevmeye devam edebilmek için bir özür bulma alışkanlığının etkisiyle “abla”; annesinin babasını protesto ediş biçimi olan ve genellikle fırtına öncesi sessizlik olduğundan; ardı sıra bol gözyaşlı, yağışlı, bir şeylerin fırlatılması gösterisini kapsayan gök gürültülü fırtınayla sona erdiğinden nefret ettiği sessizlik üzerine düşünür uzuuuuun yıllar boyunca…

Ve sessizlikle barışması, "abla"nın, kendi varlığını sezmesini sağlayacak eşsiz bir hediye olduğunu anlaması, Sebastian’ın gereksiz gevezeliklerinin gün geçtikçe içini giderek daha az kanatması ve aradığı huzura ancak bu sessizlikte, Basiret Hanım’ın elini tutarak, sabırla, ayağıyla zemini yoklaya yoklaya yaratarak ulaşabileceği anlamına gelir.

Etiketler: , , , ,

(İçindeki) çocuğun, “abla”nın kendini keşif yolculuğuna aktif olarak katılabilmesi için, sevilmesi, yüreklendirilmesi gerekmekte…

Halının üzerine gazeteyi yayan "abla", ayıklama niyetiyle bir torba hindibayı boca eder, yan gözle bakarım diyerek TV’yi açar, hoş raslantı! Çoktandır peşinde olduğu bir film, 2000 ABD yapımı İçimdeki Çocuk: Jon Turteltaub yönetiminde Bruce Willis, kendi çocukluğuyla ilgili aynı “abla” gibi hiçbir şey hatırlamayan kurt bir imaj danışmanı rolünde… Bir gün 8 yaşındaki haliyle karşılaşır ve bu durum, 40 yaşının eşiğindeki imaj danışmanının imajına hiç de uygun düşmediğinden, eski haline dönmeye çalışırken çocukluğunun kırılma noktalarını beraberce keşfederler. Çocukluk anılarına kavuşup neden birden büyümesi gerektiğini hatırlayan danışman sonunda, aslında hep istediği gibi pilot olduğunu öğrenir. Çocukluğu yaşayamadan büyüme zorunluluğu ile ilgili bölümler “abla”ya pek dokunur, ayıkladığı hindiba üzerine öyle çok gözyaşı döker ki, haşlamadan önce üç su yerine iki su yıkaması yeterli gelir!

“Abla”nın çocukluğu bebekliğine denk gelir ve sadece 13 ay sürer; ortanca kızkardeşi doğar doğmaz “abla”lığa terfi eden ve o gün bu gündür “abla”lık durumu süren “abla” için bu durum neredeyse doğuştandır! Çocukluk sevinci, neşesi nerede yokoldu? meselesi üzerine kafa yorarken bir şey daha hatırlar; Marmaris’te lojmanda yaşanan olayın kahramanları, bir masa çevresinde yemek yiyen insanlar ve pazardan alınan saç örgüsü motifli sarı plastik saç tokasını onlara göstermeye –koşarak!- getirirken, sandalyelerden birinin arkasına takılıp ortadan ikiye kırılan tokayla, sevinci de ikiye ayrılan “abla”! Büyük ihtimalle hiç kimsenin fark etmediği bu kırılma, “abla” içindeki çocuğun izini sürmekteyken karşısına çıktığına göre, tokanın, sevincin ve içindeki çocuğun kalbinin kırılması anlamlarını taşıyor olmalı…

Yetmezmiş gibi, üstüne, 10 yaşlarındaki bir başka kızın büyüme hikâyesi; Benim Adım Elizabeth, 2006 Fransa yapımı, Jean-Pierre Ameris yönetiminde Alba Gaia Kraghede, Maria de Medeiros… “Abla” evliliğini umursamayıp yeni ilişkisinin tadını çıkaran anneye, sorumlulukları konusunda bunca sorumsuz ve bencil oluşu, küçük kıza da babasının çalıştığı hastaneden kaçan akıl hastası gençle sorumsuz davranıp, kurduğu arkadaşlık yüzünden sinir olur. Film biter “abla” neye, niye sinir olduğunu araştırır, bulur, anahtar sözcük, sorumluluk! Anne babasının dışarı bağlantılı yaşamlarında, 13 ay arayla iki bebek fazla geldiğinden olmalı büyüğünün statüsü değiştirilip “abla” ilan edildiğinde, kendisi de bir bebek olan büyük kızın artık sorumlulukları vardır, bebek kalamaz, çocuk bile kalamaz; o bir yetişkin gibi davranmalıdır, çocukça işler yapmamalıdır. Ne kadarı söylendi, ne kadarını uydurdu “abla“ hatırlamaz: Bildiği, çocukça davranmak kötüdür, en azından bu, ona göre ve ondan beklenen, değildir!

Öte yandan, her şeye karşın içinde; kafasının dikine giden, olmadık hayaller kuran, neşesini kendi üreten, oyunlar kurup bozan bir çocuk hep varolmuştur: En üzüntülü zamanda bile gülecek bir şeyler üretebilen, yaşamın en ağır geldiği anda dalga geçilebilecek bir şey fark eden, uyup uymadığına bakmaksızın aletler, çözümler icat eden bir çocuk! Basiret Hanım’ın eşsiz rehberliğiyle varlığını sezdiği bu çocuğun, “abla”nın kendini keşif yolculuğuna aktif olarak katılabilmesi için, sevilmesi, yüreklendirilmesi gerekmekte… Ve Basiret Hanım’a bakılırsa bu, gereklilikten çok zorunluluk!

Etiketler: , , ,

Yeni Çağ'cılara bakılırsa; yaşamdan bir ders almayıp, bir üst sınıfa geçemezsek, hayat bir okuldur! görüşünü kanıtlar, aynı sınıfı tekrarlar dururuz.

"Abla"nın çalıştığı işyerlerinden birinin patronu, arkadaşı bir kadındır: Bir pazar günü, sabah işyerinde "abla", kızkardeşi, patron, sekreter buluşur kahvaltı yaparlar, kahvelerini içerler, fincanlarını kapatıp havada çevirler. Baktığı fallar çıkan, ilk fırsatta bir vergi numarası alıp fal için fiş kesip vergisini ödeyeceğinin altını çizerek belirten ufak tefek sarışın, kadınsı tavırlı bir adam gelir, kapatılmış fincanları ve sahiplerini tek tek içeri alıp gördüklerini aktarır.

8 yıl öncesi yaşanan bu günden "abla"nın aklında, şu ana kadar gerçekleşmemiş bir akciğer rahatsızlığı bilgisi, gerçekleşmiş üç yüksek tepeye bayrak dikiyorsun! biçiminde ifade edilen üç büyük başarı ve adamın ne bilmek istersin? sorusuna karşılık olarak "abla"nın ben ünlü olacak mıyım? sorusu kalır! Adam uzuun uzun fincanı evirip çevirir ve "abla"da neredeyse takıntıya dönüşen menhus cevabı verir: İkinciden sonra! Neyin ikincisinden sonra? konusuna açıklık getiremez, ne kadar uğraşsa, dürüst biridir, görmediği birşeyi söylemez!

İzleyen zaman boyunca "abla" 2'lere, iki kocayı geride bırakmıştır o olamaz çok şükür! iki kere yaptığı/yaşadığı şeylere dikkat kesilir, kontrol etmesi gereken ne çok ikinci şey vardır! Arada, bu yaşamımda değil belli ki, bir sonraki, buna göre ikinci sayılabilecek yaşamımda herhalde! deyip dalga geçerek takibi bıraktığı da olur.

O pazardan az bir zaman sonra 17 Ağustos depremi olur, kızlar bak! bunu bilemedi meselâ... deyip kendilerince falın tutarlılığını iptâl ederler ama "abla" fala inanır, geçmişi biliyorsak geleceği de biliyor olmamız gerekir! gibisinden kendince çok tutarlı bir açıklaması/dayanağı vardır.

Öte yandan, Yeni Çağ'cılara bakılırsa; dünyaya bu kez öğrenmek istediklerimizi deneyimleyeceğimiz bir yaşam plânıyla geliriz. Gelmeden önce bir tiyatro oyunu planlar gibi tüm bağlantılarıyla, amacı, bir üst gelişmişlik düzeyine ulaşmak olan bir kurgu geliştiririz. Yaşamın ana amacının gelişmek olduğunu bilen "abla"nın Basiret Hanım'la cân-ı gönülden paylaştığı bu görüşe göre, bu aynı zamanda, ehil birilerinin baktığı falın inanılırlığı/güvenilirliği fikrini destekler. Yaşadıklarımızdan bir ders almazsak, bir üst düzeye/sınıfa geçemezsek, hayat bir okuldur! görüşünü kanıtlarcasına aynı sınıfı tekrarlar dururuz.

Aklındaki bir çok soruyu açıkladığını gördüğü bu düşünce, şu ana dek 2 meselesini çözememişse de üzerinde durulmaya değerdir "abla"ya göre...

Etiketler: , ,

"Abla" televizyonu kapatır, poyraz fırtınası, yağmur, sobanın çıtırtısı... Okumaya çalışır ama Basiret Hanım izin vermez; kendini sevmek! Nasıl?

Bir önceki yazıda Basiret Hanım'ın önerisine uyan ama bunu nasıl yapacağını, kendisini nasıl seveceğini -teknik olarak- bilemeyen "abla" kendine "ev yapımı terapi" uygular, eh! iyi-kötü, faydasını da görür.

"Abla", sağlığında babasıyla her gerginlikte tartışmasız müttefiki olduğu annesinin, ölümünden 10 yıl sonra kendisini sevmediği fikrine takılır. Bir de yatıştıramadığı öfkesinden bıkmıştır; tutar, bir çeşit kendini geliştirme seminerine katılır. Şubat-Haziran 2004, Kadıköy'de bir dershanenin, kullanılmadığı geç saatlerde, ağılıklı olarak kadınlar, bu ve benzeri sıkıntılarla bir araya gelirler: İkinci evliliğinin bitiminde bir yıl süreyle grup terapisine katılmışlığı olan "abla", oradan da tanıdık gelen kendini sevme kavramıyla bir kez daha karşılaşır! Nasıl yapacaktır peki?

Grup rehberi, ilk alfa, bilinçli yarı hipnoz durumu çalışmasında "abla"nın çocukluğuna gitmesini, hatırlayabildiği en eski anısına ulaşmasını ister: "Abla" orada sadece bir çocuk bulur, 4-5 yaşlarındaki ortanca kızkardeşi! Kendisi yoktur, aramalar sonuç vermez! İkinci alfa çalışmasında "abla" kendisini, kendince sevdiğini söyleyen annesiyle yüzleşir. Paralel bir başka çalışmada mutsuz evliliğini bitirme niyetindeki annesiyle, eve bir çocukla dönmesini istemeyen anneannesi tartışırlar! "Abla"nın teorisine göre, annesinin mutsuz evliliğini bitirmesinin önündeki engel kendisidir, bu yüzden sevilmez!

Haziran'da seminer bitiminde grup dağılırken, "abla"nın kafasında kendini nasıl sevebileceğiyle ilgili belli belirsiz bir fikir oluşur: Hatırlayabildiği en eski çocuk haline ulaşması, en zayıf/kırılgan olduğu zamanın anısını çağırması, çok acı verse de yüzleşmesi, dahası onu kucaklaması gerekmektedir! Bu fikri, acıya katlanacak gücü olmadığından, üzerini kalın tahtalarla koca koca taşlarla kapadığı derin kuyulara atar, aklına geldikçe bilincinin derinliklerine iter!

Öte yandan, Basiret Hanım işin peşini bırakmaz, sessiz uyarısını/hatırlatmalarını sürdürür, "abla" tınmaz, tınmaz ama arızalı, sınırlarını, içeriğini tam belirleyemediği sevgi problemleri de onun peşini bırakmaz. Çocukluğuna, masum sevincine, şüphesiz gücüne, engiiiin huzuruna ulaşmak için çocukluk fotoğraflarına bakması, boyama kitapları alıp kuru boyayla boyaması yetmez! Daha cesur davranmalıdır!

Bilincine ulaşmaya çalışan çok çok eski, 4-5 yaşları olmalı, 45 yıl öncesi, bir görüntü; ateşi yüksek küçük bir kız çocuğu, gaz lambası aydınlığında emaye oturakta oturur, sızlanırken gözü kirlenmiş donuna ilişir, çizgili yün kilime kusar! Az ötede namaz kılan anne öfkeyle selamını verir, seccadesini dürer, küçük kıza vurmaz ama sert biçimde ortalığı toparlar, temizler... "Abla"nın çocukluğunun en zayıf, en sevgiye muhtaç resmi şimdilik! bu gibidir: Yüksek ateşle oturakta oturan bu çocuğun sevilmesi, "abla" tarafından sıkıca sarılınması, öpülüp okşanması gerekir görünüşe göre... Belki böyle böyle, en eski anılarında saklandığı yerden ortaya çıkacak, bir yaş ufak kızkardeşinin yanında, anılarında, kendisini de görmeye başlayacaktır, kim bilir?

Etiketler: , , ,

Bir taslak yazar "abla", kendince SEKS, AŞK ve SEVGİ arasındaki ayrımı belirlemek niyetindedir!

"Abla", epeydir kafasında karışık biçimde duran üç kavramı netleştirmek üzere, ilk kez kalem kağıtla bir taslak karalar: Kendince SEKS, AŞK ve SEVGİ arasındaki ayrımı belirlemektir niyeti!

SEKS, bir tatlı kaşığı tozşekerdir! Soyu sürdürme içgüdüsü, yaşamımızda kapladığı yere bakılırsa, çok sattığından olsa gerek çoktaaaan beslenme, hayatta kalma... içgüdülerinin önüne geçmiştir. "Abla" seksin; seks yapma ihtiyacı şehvetin, sevgi içermediğinden, bitse de gitsek düşüncesiyle şiddet; yaşanan, sevgi tabanlı/destekli olmadığından pişmanlık içerdiğini düşünür. Taraflardan birinin rızası yoksa, evliliklerde kocalık hakkı adı altında yaygın biçimde uygulana geldiği halde yaşanan tecavüzdür! Bastırılırsa sapkınlıklara yol açabilir, tehlikelidir... Kadın iç çamaşırı satan bir arkadaşının bir keresinde, kapalıların neler aradığını bir bilsen? dediği "abla"nın düşüncesine göre; kişi, seks ihtiyacını giderirken, sadece kendine/işine odaklanacağına, hiç kapama zahmetine katlanmadığı cep telefonunu susturup, partnerinin gözünün içine, hazırlanışına, giysilerini çıkarıp giyişine, temizlenişine, süslenişine bakması halinde birçok duyarlı insana bitiminde acı veren bu eylemin AŞK'a dahası SEVGİ'ye dönüşmesi işten değil!

AŞK; İstiklâl Caddesi, Ağa Camii sokağındaki Hacı Abdullah'ta dövülmüş ceviz, antepfıstığı, nar, muz, bal ve kaymakla servis edilen bir tabak ayva tatlısıdır! Bir o kadar güçlüyse de içgüdü değildir. Pasifik'teki bazı ada toplumlarının aşkı bilmemeleri yüzünden "abla" bunun kapitalist sistemin bir uydurması/dayatması olduğundan şüphelenir. Şehvet içerir ama sevgiliye kıyılamadığından bu duygu şevkate dönüşür. Kadınların erkekleri bellerinin üst kısmıyla sevmelerine karşılık erkeklerin kadınları bellerinin altıyla sevdiklerine dair sayısız kanıta karşın, aşk karşılıklıysa, muhteşem güzellikte bir cinsellik eşliğinde yaşanır ve yoğunluğuyla doğru orantılı sürede de tüketilir. Karşılıksız ise ya ölüme yol açar ya da sanat açısından verimliliğe! "Abla" AŞK'ı SEVGİ''ye dönüştürebilen bir kaç, -sadece birkaç- isim sayabilir...

Öte yandan SEVGİ, bir oda dolusu, şuruplu hamur tatlısı, helvalar, şekerlemeler, sütlü, meyveli tatlılar, pastalar, çikolata...dır ! Yaşamsal bir gerekliliktir, bağışıklık sistemini güçlendirir, hayatta kalmayı sağlar: "Abla" genç kızken, bir bayram dolayısıyla bir araya geldikleri Kız Yetiştirme Yurdu'ndaki kızların gözlerindeki, anlamını çok sonra çözebildiği yarı vahşi bakışı halâ içi üşüyerek hatırlar... Tüm iyi güzel duyguları içerir, şarta bağlı değildir, görüntüsü; kişinin sevdiğini içine sokmaya çalışırcasına sıkı sıkı sarılması, bir elle de sırtın tapışlanmasıdır! Her durumda, her bünyede vardır ama aktif hâle getirilmesi gerekir: Dengeli biçimde, anne sevgisiyle büyüyen çocuklar bunu doğal olarak büyürken çözerler, yere sağlam basarlar, güven uyandırırlar, çevrelerinde neredeyse bir hâle vardır. Sevgisiz büyüyen çocuklar, "abla" kendini de bu sınıfa sokar ne yazık ki!, hırçındırlar, bir şekilde fark edilmek, sevilmek isterler, güvensizdirler... üzgündürler. Veee, Basiret Hanım'ın demesine bakılırsa, önce KENDİLERİNİ SEVMEK ZORUNDADIRLAR, halletmeleri gereken ilk iş budur, buradan başlamalıdırlar, kimsenin kendileri için yapabileceği bir şey yoktur: Tam buradan, bastıkları noktadan başlamaları, kendilerini sevmeleri gerekir, zordur ama mümkündür!

Etiketler: , , , , ,

'70'li yılların ortasında, "abla" taşrada büyüme sıkıntısını aşmaya çalışarak yüksekokulda okumaktayken bir film görür; Peter Proud Kaç Kere Yaşadı?

Din dersinde; Allah'a, peygamberine, kitabına, meleklerine, kadere, öldükten sonra doğmanın hak olduğuna... inanırım anlamına gelen Arapça duayı, tüm sınıf bir ağızdan okuduklarını hatırlar "abla" ve sorar bu duadan haberdar Müslüman kişi, reenkarnasyona inanmakta niye zorlanır ki ?

'70'li yılların ortasında "abla", taşrada büyümenin sıkıntısını aşmaya çalışarak yüksekokulda okumaktayken bir film görür; Peter Proud Kaç Kere Yaşadı? Çok etkilenir, sorar "abla" kaç kere yaşadı? Konuyla ilgili ne bulursa okur ve yakın çevresinin bile mesafeli yaklaştığı bu konudaki katı tavrı yorumlamakta zorlanan "abla", daha önce bir çok kez yaşamış olması gerektiğine hükmeder...

Öte yandan, çoğunluğu Müslüman olan Türk vatandaşı, Organ Bağışı konusunda, bir ara Diyanet İşleri'nin, işe el atıp, Organ Bağışı caizdir! yollu bir açıklama bile yapmasına karşın, pek isteksizdir! İlk anda ilgisiz görünen bu konuda "abla"nın kendine özgü bir açıklaması -tabii ki- vardır: Reenkarnasyona inanmayan vatandaş, öldükten sonra, neden ille de tek parça kalmak konusunda ısrar eder? Aralıklarla ortaya çıkan bir olgu; Adana çevresinde bir köyde, 4-5 yaşlarındaki bir oğlan çocuğunun yakınlardaki bir köydeki karısından çocuklarından sözetmesi -o çevrenin bu konuda çok bereketli olması bir yana- gündemi bir süre oyalarsa da, kalıcı bir fikir değişikliğine yol açmaz...

"Abla" benzer bir örnek yakın çevrede yakalar mıyım ki? diye gözlerini dört açar: Yakın arkadaşlarından birinin eşinin, migren ağrılarına bir çözüm olur belki! diye girdiği bir seansta, yarı hipnoz etkisi altında anlattıkları etkileyicidir: Ölüm öncesi son gördüklerini anlatır: ...bir savaşın sona ermekte olduğu geniş platoya yer düzeyinden bakmaktadır, yanı başında sandaletli -kendi- ayaklarını görür ve başında dayanılmaz bir ağrı...

"Abla" bir önceki kış İstanbul'a bir gelişinde, kızının meditasyon grubuyla tanışmak, ne yapıyorlar? bir görmek için, toplandıkları eve gider. Antrede tanışma faslı sürerken, kapı çalınır, iri yapılı, yaşça "abla"dan büyük, etkileyici hoş bir kadın gelir, dar bir sessizlik anında biri, yeni gelene ...seninle yarım bir işimiz var! der... Cümle kulağına ulaştığında "abla" bunun kendi sesi olduğunu farkeder! İlk kez gördüğü, yaşça kendinden büyük birine böyle bir hitap, kitabında yazmaz ama olan olmuştur ve grup bereket versin! bu konulara önyargısız yaklaşır, gülüşülür, konu kapanır... Daha sonra sözkonusu hanımın, ev sahibesine, "abla" hakkında ...o benim sevgilimdi! dediğini öğrenirler...

Daha sonraları, İstanbul'a her gidişinde, bir fırsat yaratılır, bu iki kadın görüşür, bir arada olmaktan sevinç duyarlar! Basiret Hanım'ın, "abla"ya bu karşılaşmayı soğukkanlılıkla karşılamayı öğretmesi biraz zaman almıştır!

Etiketler: , ,

"Abla" reenkarnasyona inanır; ona göre insan ruhu tek kullanımlık olamayacak kadar değerlidir!

Ortanca kızkardeşi ve aile büyüklerinden bir kaçı, "abla"nın, reenkarnasyon konusundaki sorusunu, öldükten sonra yeniden doğma diye bir şey yok, ölünce herşey bitecek, hepsi bu! biçiminde yanıtlayarak görüşlerini net biçimde sergilemişlerse de, bu, "abla"nın düşüncesi üzerine en ufak bir şüphe gölgesi düşürmez!

Dünyaya öğrenmek üzere geldiğini bilen "abla", gözlediği kadarıyla herkes aynı amaçla geldiğini görür: Şöyle ya da böyle, şunu ya da bunu bilmeye çalışırlar, kişinin ilgi/algı alanı onu kendi bilgisini aramaya yöneltir ve ünlülerin yaşamı bilgisi magazin dahil, herkes kendi boşluğunu, kendini doyuracak biçimde doldurmaya çalışır. İnsan geleceğini de bilmek ister, geçmişini bilen insanın -teknik olarak- geleceğini de biliyor olması gerekir der "abla" ama, bu pratikte pek mümkün değildir! Henüz!

Öte yandan, topu topu birkaç yüzyıllık geçmişi olmasına karşın Modern, Batı Tıbbı ile, onun, Alternatif Tıp saydığı binlerce yıllık Doğu Tıbbının iki koldan çalışması, kısa insan ömrünü öğrenmeye/bilmeye yetecek kadar uzatamamakta! "Abla"ya göre, işte bu noktada Dünyaya birden fazla geliş-gidiş-yeniden geliş yapmak gerekmekte...

Ruh ölümsüz ise, ölümden sonra "asıl abla" devam edecekse, bundan önce de varolmalı değil midir? diye sorar "abla"... Basiret Hanım'ın katkısıyla/yardımıyla pekiştirdiği bu düşüncesinin; münâfıkların itirazları üzerine, defalarca ölüp toprağa karıştıktan sonra yeniden diriltilecekleri konusunun Kur'an'da birçok kez tekrarlandığını gören "abla", ardına aldığı bu çooook güçlü, çooook değerli desteğe pek sevinir!

Etiketler: ,

"Abla" Oku Yayınevi 1987 yayını, 1.Baskı; üstünde Tanrı Buyruğu, OKU, Kur'an, Nazım Çeviri, Çeviren: Rıza Çiloğlu yazılı 725 sayfalık kitabı bitirir.

"Abla" çalıştığı reklam ajanslarından birinde, günün eğilimleri gereği neredeyse tüm yaratıcı ekibin, tersi yaratıcılığı ciddi biçimde sakatlarmış gibi Tanrıtanımaz olduğu zamanlarda, metin yazarlarının bu konuda konuşurlarken ulaaaaan, ya varsa! biçiminde ürküntü ürettiklerine tanık olur!

Önce Tevrat'ı, sonra İncil'i okuyan "abla", Ramazan başında Sebastian'ın aklına uyup, eh artık! hakkında yazılanları yeterince okuduk, bir de Kur'an'ın Türkçe çevirisini kendimiz okuyalım! der...de, Oku Yayınevi 1987 yayını, 1. Baskı, üzerinde, Tanrı Buyruğu, OKU, Kur'an, Nazım Çeviri, Çeviren: Rıza Çiloğlu yazılı 725 sayfalık kitap "abla"nın niyetlendiği Ramazan süresini bir miktar aşar: İçeriğinde, hakkında yazılanlardan farklı çok şey bulamayan "abla", kadın kişiler hakkındaki kararların erkekler tarafından alınması/uygulanması gereğini, elbette dayak meselesini, yasak zamanlar dışında kâfirlerin bulundukları yerde tepelenmeleri gereğini, inançsızlığın, savaşlara karşı isteksizliğin Tamu(özTürkçe Cehennem)da ateşle cezalandırılacağını...; vergi ödeyenlerin, Tanrı'ya, Yalvaç(özTürkçe peygamber)ına, Gökçe(özTürkçe melek)lere inananların... yerlerinin Uçmak(özTürkçeCennet) olduğunu okur.

Tevrat, Musa'nın tek Tanrı'ya inanmaya çağırdığı, sonrasında bir süre kendi başlarına bıraktığı halkını, altından yaptıkları buzağıya tapınır gördüğünde onları Tanrı aracılığıyla azarlar; İncil inananlarının doğuştan günahkâr olduğunu söyler, "abla"nın ömür boyu emniyet sübabı olarak gördüğü Günâh Çıkarma mekanizması sayesinde katlanılabilen bu ağır yük altında yaşamalarını sağlar, Oku (Kur'an)da da cezalar ağırdır, derileriniz yandıkça, yeni deri vereceğiz, harlı ateşte yanacaksınız denir...

Okuduğunun Tevrat'ın tümü olmadığını, cinsellik içeren bölümlerinin baskıdan çıkarılmış olduğunu bilir "abla", bir de Kumran, Ölüdeniz Parşömenleri dışındakilerin İncil sayılamayacağı ile ilgili yazılar okumuştur... Bunlar bir yana bırakıldığında belli algı düzeyindeki insanın, "abla" bunun zamanla geliştiğini/değiştiğini düşünenlerdendir, kontrol edilebilmesi için, alabildiğine korkutulmasında, şaşılacak bir şey görmez!

Öte yandan, Basiret Hanım'ın da altını çizdiği gibi, ne kadar güzel öğütlerle dolu da olsalar bu kitaplar, günümüz insanının ihtiyacını karşılamaktan uzaktır! Yeni olmamakla beraber Sufî öğretisi, yakın zamanda Alevîleri ayaklandıran yeni Alevîlik yorumları, yükselen Yeni Çağ akımı, büyük kentlerde neredeyse her köşe başında rastlanabilecek Yoga, Meditasyon Kursları.... işte bu ihtiyaçtan gelmekte diye düşünür "abla"...

Çok geniş olduğunu bildiği bu konuda, herkesin, kişisel bir Basiret Hanım'ının olduğunu bilen ve cezadan, tehditlerden yılan insanın, daha sevecen ruhani yollar ararken kendi Basiret Hanım'larına güvenmeleri gerektiğini düşünen "abla"nın içi rahattır!

Etiketler: , , , ,

"Abla" İkizler Burcu'ndandır; tüm özelliklerini taşıdığını iddia ettiği burcunun tüm özelliklerini taşır, burcuna hayrandır!

Cahilliğinden değil, -kitabın demesine göre- bilakis tüm ihtimalleri hesaba kattığı için kararsızdır; Büyükada'da bisiklete binerlerken, bir fidanın sağından mı, solundan mı geçsem? kararını zamanında veremediğinden, bisiklet tekerleğiyle aynı genişlikteki fidana bindirir! Öte yandan, atak yapısı için bu bir artıdır, zaman kazandırır, hatalı olabilecek bir karar, kararsızlık uzatmaları sonucunda, olumlu yönde verilir.

Kendini beğenir; Sebastian'ın aktif olduğu bu alanda, ne yapıp edip göze görünmek ister! Öte yandan, övülmekten de utanır; küçük kızkardeşi yazılarını okudum, beğendim demeye çalışırken "abla" Can'lar da evlerini satıyorlarmış... diye lafı değiştirir...

Yaratıcıdır; söze hakimdir, etkili konuşur, utangaçtır ama dinleyici bulunca açılır, siyaset, bilimkurgu, metafizik, sinema, kitap... Allah ne verdiyse, 9 aylıktan beri, konuşur da konuşur! Öte yandan, dinlemeyi bilmez, karşısındakinin söyleyeceğini "abla" zaten biliyordur!...

El becerilerini babasından almıştır, -onun kuru boyayla yaptığı, bir adamın bedeninin kat kat açılan parçalarla resmedildiği anatomi atlasını hala özenle saklar- el yapımı kutular, kartlar, kolajlar yapar, yazar, doğaçlama diktiği giysileri, kızı, aklı erene dek pekala da giymiştir, çikolata yapmayı dener, her meyvenin şarabını yapmaya kalkışır... Öte yandan, mutfak, yaratıcılığın dışında bazı şeyleri gerektirdiğinden olabilir, bir böreğine FATİBÖR (Fatoş'un bisküvisi gibi birşey, ürün de tam budur zaten!) adı takılacak kadar ileri gitmiştir!...

Örgütleyicidir; toplantılar düzenler, bozuk ilişkileri yoluna kor, çöpçatar... Öte yandan, kendi evliliklerini sürdüremez, bunun bir gereklilik olduğuna da inanmaz ya!

Esprilidir! Herşeyle, en çok da kendisiyle dalga geçer, eliyle koluyla abartarak konuşur, öyle ki bazıları elleri bağlansa konuşamayacağını ileri sürmüşlerdir! Öte yandan, hayatı o kadar ciddiye alır ki, sorumluluklarımı yerine getireceğim derken yaşamayı unutur! Kız kardeşleri "abla"nın hayatı bir checklist şeklinde kavrayışıyla, havada, görünmez küçük bir kare kutuya, elleriyle çek atma işareti yapıp dalga geçerler!

Kendisi de İkizler olan rahmetli bir arkadaşının, eliyle "abla"nın boyunu işaret ederken demesine göre "abla", bi bu kadar da aşağıda var!dır...

Bayıldığı İkizler Burcu özellikleri saymakla bitmez; madalyonun önü ardı arasında dolanırken, "abla"nın, dengeyi bulmak için, bir Basiret Hanım unsuruna ihtiyaç duyması boşuna değildir!

Etiketler: , ,

Sebastian, "abla"nın EGOsudur, bu, çok hikayedeki katil uşak kalıbından gelen bir isimdir.

Günlerdir sevgilisi tarafından terk edilmişçesine ağlayıp sızlayan Sebastian'ın, bu eylemine, kendi isteğiyle son vermeyeceğini gören "abla" onu kucağına alır; kel kafasını geniş göğsünün şefkatli platosuna yaslar ve böyle şeyler hep olur der, hatta hayat bağlanmalar, çözülmeler, hayal kırıklıklarından ibarettir!

Sebastian, "abla"nın EGOsudur, bu, çok hikayedeki katil uşak kalıbından gelen bir isimdir ve "abla"nın bu isimde ısrar etmesinin nedeni, her duyuşunda/söyleyişinde EGOsunun değil, EGOsunun "abla"nın hizmetinde olduğunun hatırlanması ihtiyacındandır. Mısırlı bir köle gibi kafası keldir, gözleri sürmelidir, tek omuzdan bağlı uzun bir giysisi vardır. "Abla"nın gönül denen yerinde barındığından özellikle kalp kırıklıklarını şiddetli yaşar, teknik nedenlerle normal bir insandan ufakça, pigme boyutlarındadır.

"Abla", sakin olmaya çalışan bir ses tonuyla, hayranlık duyulmak, beğenilmek, onaylanmak, sevilmek güzel şeylerdir der, ama bu duyguları yaşarken onlarsız olamayacağını sanmak bağımlılıktır, hatadır, seninle bağımlılık konusunda bunca konuşmamıza karşın, bıraktığım yerde otladığını görüyorum! Sabırsız tabiatı yüzünden, aynı konuda defalarca konuşmak "abla"nın dayanıklılığını epey zorlamıştır, deriiiiin bir soluk alır ve devam eder:

Öte yandan, bir de ne kadar akıllı olduğunu kanıtlamaya kalkıştın, sen ne kadar akıllı olursan ol, ortaya koymaya çalıştığın her ne ise, karşındakinin algı/ilgi çerçevesi içinde kalacaktır, sırtını pışpışlamaya devam ederek ben senin ne akıllı olduğunu bilmiyor muyum, kuru gürültüye ne gerek var?

Basiret Hanım, giderek sakinleşen Sebastian'la "abla"dan oluşan sevgi yumağını, her zamanki görmüş geçirmiş tavrıyla, bilge bir tebessüm eşliğinde izler, hoş sahnedir!

Etiketler: , ,

"Abla", dili temiz tutmanın, o dille anlaşanların düşüncelerinin, dahası ülkenin geleceğinin temiz kalmasını sağlayacağını bilenlerdendir...

Güzel Türkçemizin temiz tutulması, yabancı dil hayranlığı nedeniyle, her geçen gün biraz daha zorlaşsa da "abla", dili temiz tutmanın, o dille anlaşanların düşüncelerinin, dahası ülkenin geleceğinin temiz kalmasını sağlayacağını bilenlerdendir.

Kocaman güzel gözlü okurunun sorusu üzerine İkizler Burcu'nun bir bireyi olduğunu açıklayan "abla", burcunun temel karakteri "haberciliğin", dili, yetkin ve doğru kullanmasını gerektirdiğini bilir. Klâsikleri okur. Kesekağıdı döneminde, eve varana dek domates dolu kesekağıdını bile okur. Ev halkının okumaya yatkınlığı onu destekler, annesinin deyimiyle pılıpırtıya ayrılmayan parasal kaynak, kitaba sevinçle yönlendirilir. "Abla" Soljenitsin'in Gulag Takımadaları'nı -tuğla kılığında dört cilt- ortaokulu bitirdiği yaz bitirir! Yanısıra Yaşar Kemal'in İnce Memed'ini okur; parayı bastırıp aldığı yeni gelinin, gerdek gecesi ağayı, sızmışken böğrüne sokup kanırttığı bıçakla öldürüşünü, kanının büngüldeyip yatağa sızışını... güzelim anlatımına hayran kalarak okur. O günden beri, kanın/hayatın acılarının yoğunluğunu böylesine güzel anlatan BÜNGÜLDEMEK yükleminin bir kez daha kullanıldığını görmemiştir "abla"!

Bunun yerine, seslendirme Türkçesi ile konuşan, bunu yeterli bulup az sayıda sözcük bol sayıda ünlemle idare eden bir kuşak görür yetişmekte olan... Güzelim Türkçe kirlenmek ne kelime, neredeyse yokolmak üzeredir ona göre! Yakın geçmişte, bir ara Sebastian'ın haddini aşması ile kulağının sündürülmesi uyarısı alması bir olmuştur, diline/zenginliğine hayran "abla", uyarıyı bırakıp, caaanım SÜNDÜRMEK sözcüğüne takılır ve sorar; bir şeyin çekilerek uzatılması, melodili bir biçimde bundan güzel anlatılabilir mi?

Öte yandan, her şey değişir, Basiret Hanım, işte bu gereklilik yüzünden aramıza katılır. Yakın zamana dek değerli, güzel, önemli bulduğumuz pek çok şey, yerini, değersiz, çirkin ve önemsiz saydığımız şeyle değişmekte... Beğenmediğimiz şeylerin, değişme nedenlerini ortadan kaldırabilmeyi beceremeyeceğimize göre, sonucu sakince izlemeyi başarabilmeliyiz der alçak perdeden Basiret Hanım, "abla" onun haklı olduğunu bilir...

Etiketler: , , , ,

Senbilirsinabla, "bu kadar bildiğine göre, bilgi nedir?" bizi de bilgilendirsin bakalım!

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz!": "Abla" Uğur Mumcu'nun bu sözünü çok beğenir, bir konuda bir şeyler yazmaya her niyetlendiğinde, kendi kendine ne biliyorum ki? diye sorar: Araştırmacılığın temel gereklerinden, sabrı ve iyi bir hafızayı bünyesinde taşımadığından, vardığı sonuç genelde hiç bir şey bilmiyorum! olur.

"Abla" da en iyi bildiği/tanık olduğu şeyi yapar, gözlemlerini/deneyimlerini yazar. Bilgi "abla"ya göre ciddi iştir, sabırla, azimle, ömrü aşan zamanlar boyunca, doğru bilgiden gelen doğru bağlantılar kurularak, bir neden sonuç çizgisinde ince ince gelişir/gelişmelidir.

Öte yandan bunun böyle olduğu bilgisine tam ulaştığında "abla", bilimsel çevreden gelen, apartma-aşırma-araklama kavramıyla karşılaşır, olacak iş değil! Derken, ensesi kalın, cüzdanı ondan da kalın büyük ilaç firmalarının üniversitelerde laboratuvarlar kurup, hocalara -doğallıkla- kendi satış politikalarını destekleyen araştırmalar yaptırıp yazılar yazdırdıklarını öğrenir "abla", bilgi para rotasına girmişse neye güvenilecektir bu durumda? Telif konusunda da egemenin borusunun öttüğünü düşünür "abla"; su içine konan tenis topu büyüklüğünde, yayınladığı bilmemkaç miliamperlik elektrik akımıyla deterjana ihtiyaç duymadan çamaşır yıkayan çok ucuz bir çamaşır yıkama aletiyle ilgili bir yazı okumuştur, bir daha da sözü edilmeyen... Sonradan noktaları birleştirdiğinde dev çamaşır makinesi/deterjan sektörünün çok ucuz bu aletin telifini ödeyip derin bir dolap köşesine tıkdıkları fikrine varan "abla"ya madalyonun bu yüzünde görünenler hiç de sevimli gelmez!

Bilgi, para/ideoloji rotasındaki bilgi! Madalyon -çok şükür!- sadece iki boyutlu değildir, bir yüzü daha vardır, kalınlık... "Abla"nın sağduyusunu seslendiren Basiret Hanım, buradan sakince yayınlarına devam eder: SEZGİ denen, yeniden hatırlanan eski BİR BİLGİ BİÇİMİ DAHA VARDIR! Büyük harflerle anlatım, Basiret Hanım'ın sakin tarzına pek uymuyorsa da "abla" bunun önemli olduğunu, sapla samanın birbirine karıştığı bu zamanda, olan biteni sessiz, sakin izleyip, yırtık iç çamaşırdan fırlar yorumlarla gürültüyü artırmak yerine BEKLEYİP GÖRMENİN daha uygun bir tavır olacağını bilir!

Kendisi hakkında hiçbir şey bilmeyen, kendisini anlatması istendiğinde kariyerinden, yapıp ettiklerinden söz eden, KENDİSİNİ YAPTIKLARINDAN İBARET SANAN insan evladının, sessizliğe ne kadar ihtiyaç duyduğu Basiret Hanım'ın malûmudur!..

Etiketler: ,

+