"Abla"nın elinde, belli belirsiz, insanların beklentilerini karşıladığı sürece sevileceği bilgisi vardır, o kadar!
Çocuklukları boyunca oyun arkadaşı olan “abla”nın babası, kızlarının genç kızlığa geçişi ve sonrası, kumandayı, mantıklı, disiplinli, otoritesi tartışılmaz annelerine bırakır. Sevgili oyun arkadaşlarını yitirmek “abla”da halâ çözülmemiş bir hüzün tortusu yaratır. Genç kızlığında asi, dik başlı bir evlâda dönüşüp yarattığı emsâlsiz anarşi ortamının nedeni bu olsa gerektir.
Lise yıllarında, ailece görüşüyor olmanın da verdiği cesaretle okula giderken uğrayıp evinden aldığı, sonradan ilk eşi olacak yeşil gözlüyle, bakışma dönemini kısa tutup, arkadaşlığa, ardından oğlanın aileler arası sosyal statü farkını dert edip içine sindiremeyen okul disiplin kurulunca her hafta sorgulanmasına neden olacak flört faslına geçer “abla". Oğlanın bir sınıf büyük olması, İktisat Fakültesi’ni kazanması ve İstanbul’a okumaya gitmesiyle evdeki anarşi ortamı az yatışsa da, memlekete gelişlerinde, bir araya gelme çalışmalarında “abla”nın eylemleri ev halkını bunaltır. Baba sessizdir, büyük olasılıkla …bu kız… diye başlayıp biten cümlelerle anneyi gizliden sıkıştırır. “Abla” babanın muhatabı olmak için, o dönemin, taşra şartlarının elverdiği ölçüde şansını/sınırları zorlar, direkt sözlü sataşmada bile bulunur, fayda etmez; baba sessizliğini sürdürür.
Ertesi yıl “abla”; liseyi derece ile bitirmesi, sınav sonucu bilgisayar yerleştirmesi ve yetenek sınavı sonucu olmak üzere millet bir yere giremezken üç ayrı yere kayıt hakkı kazanır, neyse ki tek kişidir, ağırlığını yetenek sınavı sonucundan yana kor ve İstanbul’da grafik okumaya başlar. Yurt hakkını kazanıp teyzesinin Galatasaray’daki, birkaç yıl önce bombalı araçla uçurulan İngiliz Konsolosluğu giriş kapısına bakan evinden Cağaloğlu’na, Taşsavaklar Sokak’taki, arka pencereleri Web Ofset’e bakan Kız Öğrenci Yurdu’na henüz taşınmıştır ki, o yıllarda zil zurna aşık olduğu “abla”yı elimden kaçırırım kaygısıyla ille de nişanlanalım! diyen yeşil gözlünün bastırmasıyla yeni bir kriz daha yaratılır.
Annesiyle, onun İstanbul’a bir gelişinin dönüşünde, Harem’den yola çıkıp birlikte yolculuk ederlerken, konuyu açacak cesareti “abla”, ancak Nuh Çimento önünden geçerlerken bulur. Konuşur ama annenin tavrı, babanın da etkisiyle öyle katıdır ki Nuh Çimento’nun bacalarından savrulan toz çimento sanki “abla”nın akciğerlerine dolmuştur, bedenindeki suyla birleşmiştir ve göğsünde dayanılmaz boğulma duygusuyla taşlaşıp kalmıştır! İşin tuhafı bu nişan işinin, ne kadarının kendi talebi olduğunun bilincinde bile değildir; elinde, belli belirsiz, insanların beklentilerini karşıladığı sürece sevileceği bilgisi ve babasının direncini kırıp onu geri alma isteği vardır, o kadar!
“Abla”nın tanık olmadığı, olsa da, anne-baba, çocukların bilmemesi gereken konuları Rumca konuşarak birbirlerine aktardıklarından anlamadığı görüşmelerin, olumsuz yanıtlanmış sonucu anne tarafından tebliğ edilir. “Abla”nın bu konuda konuşmak isteği, babanın sessiz, ifadesiz tavrını sabırla koruduğu bildik duvara çarpar.
İstanbul’da yeniden bir araya gelen “abla” ile yeşil gözlünün eylem planı hazırdır; işbirlikçi oğlan ailesinin ekonomik desteğiyle gider birer alyans alırlar, en şık giysisi kuzenlerinden birinin ördüğü önü desenli süveteri ile “abla” ve oğlan, siyah beyaz bir fotoğraf çektirirler, Intercontinental Otel’in Taksim meydanına bakan, birkaç yıl sonra 1 Mayıs’ta insanların üzerine ateş açılacak hâkim noktalardan biri olan, en üst katında birer alkollü meyve kokteyli içip yüzüklerini takarlar; “abla”nın aklında nişanlıdan çok babası…
Bu çok büyük bir eylemdir, “abla” eve hafta sonu ööööylece gitmeyi göze alamaz, rica eder, yalvarır, kendisine eşlik etmesi için sevgili bir okul arkadaşını kandırır, birlikte giderler. Aile terbiyesi -kol kırılır yen içinde kalır! misafirin yanında olmaz!-, babasının bu büyük meydan okumayı görmezden gelmesini sağlar ve izleyen günlerde de olay gündemden düşer.
Eylem insanı “abla”, babasının onu yok saydığını düşündüğü yıllar boyunca, tepki, cevap, herhangi bir karşılık almaya çalıştığı ve alamadığı eylem yıllarında babasına sözlü saldırılarında, her defasında, annemle değil benimle konuş, bana söyle ne söyleyeceksen! der, der ama…
Öte yandan, herkese, her olumsuzluğa affedip sevmeye devam edebilmek için bir özür bulma alışkanlığının etkisiyle “abla”; annesinin babasını protesto ediş biçimi olan ve genellikle fırtına öncesi sessizlik olduğundan; ardı sıra bol gözyaşlı, yağışlı, bir şeylerin fırlatılması gösterisini kapsayan gök gürültülü fırtınayla sona erdiğinden nefret ettiği sessizlik üzerine düşünür uzuuuuun yıllar boyunca…
Ve sessizlikle barışması, "abla"nın, kendi varlığını sezmesini sağlayacak eşsiz bir hediye olduğunu anlaması, Sebastian’ın gereksiz gevezeliklerinin gün geçtikçe içini giderek daha az kanatması ve aradığı huzura ancak bu sessizlikte, Basiret Hanım’ın elini tutarak, sabırla, ayağıyla zemini yoklaya yoklaya yaratarak ulaşabileceği anlamına gelir.
Etiketler: 1 Mayıs, Intercontinental Otel, İngiliz Konsolosluğu, Nuh Çimento, sessizlik

0 Yorum:
Yorum Gönder
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Ana Sayfa